alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Nuit #1


Tomorrow I will vanquish the night and the rain.
For death is no more than a cold little thing.
Of no importance at all.
I will reach out to it tomorrow.
But only tomorrow.
Tomorrow,
I will reach out my hands
with great sweetness.

Luis Bunuel - Sevdiklerim & Sevmediklerim

Gerçeküstücülük döneminde kendi aranızda iyilik ve kötülüğü, doğru ile yanlışı, güzelle çirkini kesin olarak belirlemek gibi bir eğilimimiz vardı. Okunması gereken kitaplar vardı, okunmaması gereken kitaplar yapılacak şeyler vardı, sakınılması gerekenler de... Bu eski alışkanlıktan esinlenerek bu bölümü oluşturdum. Kendimi kalemimin rasgele akışına bırakarak, öylesine aklıma gelen, hoşlandığım ve hoşlanmadığım birçok şeyi toparladım. Herkese bir gün bunu yapmayı salık veririm.

Fabre'ın Souvenirs Entomologique (Böcekler Üzerine Anılar) kitabına hayranım. Aşırı gözlemleme tutkusu ve canlı yaratıklara duyduğu o sınırsız sevgiden dolayı bu kitap bana eşsiz görünür. Hatta İncil'den de üstün. Uzun bir zaman, ıssız bir adaya giderken yalnız bu kitabı götüreceğimi söyleyip durdum. Şimdi ise fikir değiştirdim: Hiç kitap götürmeyeceğim.

Hakan Günday - Dünyanın En Kuvvetli Doğuştan Şairi

Bir adam hatırlıyorum. 1887 yılında, dünyaya Lozan adlı bir kentten gelen. Fabian Avenarius Lloyd adıyla ayak bastığı yerin yüzünü Arthur Cravan olarak terk eden. Halasıyla evli olduğunu öğrendiği anda öz babası olarak kabul ettiği Oscar Wilde’a Dünyanın Kralı unvanını veren. Boksla başladığı spor hayatına şiirle devam edip şiirle başladığı sanat hayatını boksla sürdüren. Manşeti “Zafer bir Skandaldır!” olan ve içi, kolaj, şiir, makale ve hakaretlerle dolu. Şimdi adlı bir dergiyi tek başına hazırlayıp Paris sokaklarında el arabasıyla satan. Dadaizm öncülerinin hayranlık ve korkuyla izledikleri bir adam. Düzenlediği tek kişilik gösterilerde izleyicilere kurusıkı tabancalarla ateş eden ve gösteri afişlerine şöyle yazmış bir adamı hatırlıyorum:

“Gelin ve Şair Arthur Cravan’ı görün (Oscar Wilde’ın yeğeni)!

Boks Şampiyonu, İki metre ve 125 kilo!
Konuşacak, Dövüşecek, Dans edecek, Soyunacak
Ve sözleri bittiğinde intihar edecek!”

Mustafa Ulusoy - Ayşe Şasa'nın Yolunu Gözlediği Helvacı

Erkek çocuk beklerken kız doğurduğunu görüp bir süre süt vermekten bile kaçınan bir anne.

Soğuk, katı, sert, ilgisiz. Deli gibi spora ve cemiyet hayatına düşkün bir baba. Doğar doğmaz onu ecnebi bakıcılara teslim ediyorlar. İlk bakıcısı Schwester Katie, "Yaramazlık yaparsan giderim, bir daha gelmem" diye tehditler savuruyor, karanlıkta yalnız bırakıyor. Kaybetme, terk edilme korkusuyla minicik yüreği delik deşik oluyor. Ailede şefkat gösterip onunla ilgilenen tek insan anneannesi.

E. M. Cioran - Çürümenin Kitabı

Sınırsız özgürlük ruh için bir suikasttır.

Felaketlerimizin sebebi biz isek, bizi kim kurtaracak? Kendimiz mi?

Bereket versin, gerçek suçlular olduğumuzu unutmamız için pek güçlük çıkarmıyoruz. Ve zaten hayata, bu yalanı ve unutkanlığı her gün tekrarladığımız takdirde dayanabiliyoruz ancak.
İnsanlar cehennemden kaçarken bile, cehennemi başka bir yerde yeniden kurmak için yaparlar bunu.

Ne ileride ne geride arama bir şey, bizzat kendinde ara, ne bir korku ne bir özlem duymadan. Hiç kimse, geçmişin ya da geleceğin olduğu kadar kendine bağlı değil.

Uyuduğumuz geceler sanki hiç yaşanmamış gibidir. Göz kırpmadığımız gecelerdir beleğimizde kalanlar: “Gece” demek, uykusuz geçen gece demektir.

Bütün pratik sorunlarımı kuramsal sorunlara dönüştürdüm, onları çözmek zorunda kalmamak için. Çözümsüz olana karşı, böylece rahatlıyorum …

Başkalarının keyfince dinlendiği bir uykudan uyanmak için nice yıllar, ve sonra bu uyanıştan kaçmak için nice yıllar daha …

Yaşamak, savaşı kaybetmektir.

Sorumluluk probleminin anlamı olurdu, eğer doğmadan önce bize sorulmuş olsaydı. O zaman olduğumuz şeyi kesinlikle kabul etmiş olacaktık.

Bir gnostik kitabında şöyle der: “Kederli insanın duası hiçbir zaman Tanrı’ya ulaşacak kadar güçlü değildir.” … İnsan sadece darbe yediği zaman dua ettiği için, bundan, hiçbir duanın hiçbir zaman amacına ulaşmamış olduğu sonucu çıkar.

Yalnızlığımızı korumanın tek yolu, sevdiklerimizden başlayarak herkesi yaralamaktır.
Anlamış olmaktan ve hala hayatta kalmaktan daha yanlış bir durum yoktur.

Artık kendimize inanmadığımızda, üretmeyi ya da mücadeleyi, kendimize sorular sormayı ve cevaplamayı bıraktığımızda – olması gereken bunun tam tersi olduğu halde – bağlardan kurtulduğumuz andan itibaren gerçekliği tam olarak yakalayabildiğimiz, gerçekle gerçek olmayanı ayırt edebildiğimiz görülmüştür; fakat kendi rolümüze olan inanç bir kez kurursa, her şeye, gerçekliğe de, ona herhangi bir zamandan daha yakın olsak bile ilgisiz kalırız.

Daha ne kadar ayakta kalabileceğim? Ne zaman yok olup gideceğim?

Torino’da, krizin başlangıcında, Nietzsche durmadan aynaya doğru atılıyor, kendine bakıyor, geri çekiliyor, yeniden gözünü aynaya dikiyordu. Onu Basel’e götüren trende ısrarla istediği tek şey bir ayna idi. Kim olduğunu artık bilmiyor, kendini arıyordu. Kimliğini korumaya o kadar bağlı, o kadar düşkün olan Nietzsche’nin, kendini bulmak için, en anlamsız, en içler acısı çareden başka bir çaresi yoktur artık …

Sorumluluklarımdan kaçmak için yıllarca okudum, her gün, saatlerce, ne buldumsa okudum. Hiçbir yararları olmadı. Ama ne var ki kendime yanıltıcı bir etkinlik sağladım. İlk gençlik yıllarımda beni baştan çıkaran sadece kitaplıklar ve genelevlerdi.

E. M. Cioran, Çürümenin Kitabı

Franny & Zooey'den Alıntı

"Rekabet edeceğimden korkuyorum ben- Beni asıl korkutan bu. Bu yüzden ayrıldım tiyatro bölümünden. Ben herkesin değer yargılarını kabule korkunç bir şekilde koşullanmışım diye, bunun doğru olması gerekmez ki. Bundan utanıyorum. Bıktım usandım. Tam bir hiç kimse olacak cesaretim olmamasından usandım. Kendimden de, bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım."
Franny (Franny & Zooey)

Cemil Meriç'e Göre Hastalık

"Bilirsin ki ben hastalığa inanmam. Hastalık uzviyetin bir isyanıdır, hayata isyanı. Reelle ideal arasındaki uçurum büyüyünce ya biyoloji şuura söz geçirir, yani uzviyet karanlık ve behimi yaşayışına devam eder, şuur lambalarını söndürür, delirir insan. Yahut şuur bütün lambalarını yakar, uzviyet isyan eder, bir nevi greve, harakiriye geçer. Hastalık gerçekten seven, gerçekten sevilen, rüyalarıyla yaşadığı hayat arasında korkunç ve halledilmez tezatlar bulunmayan insanların semtine uğrayamaz. Hastalık gerilen tellerin kopuşu, hastalık limana sığınış, hastalık... Bize ne hastalıktan."

(Cemil Meriç, Jurnal Cilt 2)

Jurnal Cilt 1 / Cilt 2

Sans Soleil'den Alıntı

«İzlanda'da hayali bir filmin yapımına başladım. O yaz, bir yolda üç çocukla tanıştım ve denizden püsküren bir yanardağ gördüm. Yeniden homurdanarak uyanıyordu.

Aya gidecek Amerikalı astronotlar oraya benzediği için eğitime buraya geliyorlarmış. Hemen bir bilim kurgu seti hayal ettim; başka bir gezegende bir yer. Ya da şöyle; bizim gezegenimiz ama başka bir yerden, çok uzaktan gelen biri için. Ayaklarının altına yapışan volkanik toprak üzerinde. çok yavaş, ağır hareketlerle ilerlediğini hayal ediyorum. Birden tökezliyor ve bir sonraki adımını, bir sene sonraya atıyor.

Hollanda sınırında, bir kuş cennetinin kıyısında küçük bir yolda yürüyor. Böyle başlıyor. Bu zaman atlaması neden? Hatıralar nasıl böyle bağlanıyor? Sadece öyle! Anlayamıyor. Aslında, başka bir gezegenden değil bizim geleceğimizden geliyor. 4001'den. İnsan beyninin tam kapasiteyle çalışabilmeye başladığı devir. Her şey mükkemmelliğe evriliyor, uyuklamasına izin verdiğimiz her şey hafıza da dahil olmak üzere. Bunun mantıksal sonucu; her şeyi hatırlamak bu da acıya duyarsızlaşmış bir hafıza demek.

Hafızasını kaybeden adamlara dair onca hikayeden sonra işte unutmayı unutan bir adamın hikayesi. Doğasındaki bir gariplik nedeniyle bu durumuyla övünmek yerine ve kendi gölgesini; bu geçmişin insanlarını küçümsemek yerine merakla ve merhametle yaklaşıyor.

Geldiği dünyada; hayal kurmak, bir resimden etkilenmek müzikle duygulanmak; ancak uzun ve acılı bir tarih öncesi döneme ait olabilir. Anlamak istiyor. Zamanın bu zaaflarının haksızlık olduğunu düşünüyor. Ve bu haksızlığa, Ché Guevara gibi, 60'ların gençliği gibi, kızgınlıkla tepki veriyor. O, zamanın üçüncü dünyalısı. Onların kendi zamanlarındaki yoksulluğa katlanamamış olması gibi o da mutsuzluğun, bu gezegenin geçmişinde var olmuş olmasına katlanamıyor.

Doğal olarak, başarısızlığa uğrayacak. Yoksul bir ülkenin sefaleti bir zengin ülke çocukları için ne kadar hayal edilemezse keşfettiği bu mutsuzluğu kavrayabilmesi de o kadar zor.

Ayrıcalıklarından vazgeçmeyi seçiyor ama bunu seçebilme ayrıcalığına sahip olmuş
olması konusunda yapabileceği bir şey yok. Yardımı dokunabilecek tek şey, tam da onu bu absürt araştırmaya itmiş olan şey; Mussorgsky'nin bir şarkı serisi. 40. yy. 'da da, hala söyleniyorlar. Ama artık anlamlarını yitirmişler. Ve işte ilk defa, onu dinlerken yavaş yavaş içine doğru çekilmekte olduğu bu şeyin hüzünle ve anımsamakla ilgisi olan ve daha önce anlayamadığı o şeyin varlığını hissediyor.

Elbette bu filmi hiç yapmayacağım.

Ama yine de mekanlar buluyor,kırılma noktaları icat ediyor, içine sevdiğim yaratıkları koyuyorum. Hatta filmin adını bile buldum. Aslında Mussorgsky'nin o şarkılarından da birinin adı: Güneşsiz.»


(Sans Soleil, 1983 - yön: Chris Marker)

Metnin tamamı (ingilizce / fransızca)

Dr. Alper Hasanoğlu - Neden Ayrılamıyoruz?

Ayrılık, düşünce olarak bile gündeme geldiğinde içi buz keser bir sürü insanın. Aslında o kadar mutsuzdur ki durmaksızın başka bir hayatın hayalini kurar. Ama "Tamam bu akşam konuşacağım onunla ve bavulumu alıp çekip gideceğim" dediğinde kendine, bir dehşet duygusu kaplar içini. Birden sevgiliyle geçirdiği güzel günler üşüşür aklında. Aslında her zaman o kadar kötü değildir her şey. Geçen hafta çok fazla kavga etmemişlerdir örneğin. Belki de toparlayabilir, düzeltebilirler ilişkilerini. Başlangıçta birbirini bu kadar seven bir çift, nasıl olur da bu hale gelmiş olabilir ki zaten?

Theo Angelopoulos (1935-2012)


 
“Ben bir sinemacı olarak, geçmişin kendi kişisel geçmişim olarak şimdiki zamana sürüklendiğine inanıyorum. Filmin sonundaki ağaç aslında Voyage to Cythera‘daki ağaç, kendi sinemasal peyzajıma bir referans bu. Bu film boyunca, iki çocuk farklı bir manzaraya ulaşmak için sinemasal bir peyzajın içinden geçip, bence, sonunda onlara yeniden umut vaadedecek bir yere ulaşırlar. Dünyanın sinema tarafından kurtarılabileceğine inanmak isterim. Sinema benim dünyam ve bütün yolculuklarımın amacı olan şeydi. Her zaman beni büyüleyen küçük bilinmeyen ütopyaların peşindeyim ve filmlerimle başladığım yolculukların da bununla ilgili olduğuna inanmak için elimden geleni yapıyorum.”  (Theo Angelopolous: Interviews, haz. Dan Fainaru, University Press of Mississippi, s. 64)

Angelopoulos'un da öleceğini, ölümlü olduğunu hiç düşünmemiştim. Tıpkı annem ve babam gibi onun da ölümsüz olduğunu düşünüyordum. Çok ani oldu. Demek ki anne ve baba dahil tüm büyük yaratıcılar bir gün toprak altına giriyor. Darısı Allah'ın başına.

Tarkovsky's Choice: Top 10

In 1972 Andrei Tarkovsky told Leonid Kozlov about his favorite films. Tom Lasica recently talked with the critic.

I remember that wet, grey day in April 1972 very well. We were sitting by an open window and talking about various things when the conversation turned to Otar Ioseliani's film Once Upon a Time There Lived a Singing Blackbird.

"It's a good film," said Tarkovsky and immediately added, drawing out his words, "though it's, well, a little bit too... too..." He fell silent with the sentence half finished, his eyes screwed up. After a moment of intense reflection, he bit his fingernails and continued decisively, "No! No, it's a very good film!"

It was at this point that I asked Tarkovsky if he would compile a list of his favorite ten or so films. He took my proposition very seriously and for a few minutes sat deep in thought with his head bent over a piece of paper. Then he began to write down a list of directors' names - Buñuel, Mizoguchi, Bergman, Bresson, Kurosawa, Antonioni, Vigo. One more, Dreyer, followed after a pause. Next he made a list of films and put them carefully in a numbered order. The list, it seemed, was ready, but suddenly and unexpectedly Tarkovsky added another title - City Lights.
 
This is the final version of the list he made:

  1. Le Journal d'un curé de campagne
  2. Winter Light
  3. Nazarin
  4. Wild Strawberries
  5. City Lights
  6. Ugetsu Monogatari
  7. Seven Samurai
  8. Persona
  9. Mouchette
  10. Woman of the Dunes (Teshigahara)
After the list had been typed and signed "16.4.72 A. Tarkovsky," we returned to our conversation, during which he quite naturally changed the subject and started with his gentle sense of humor to talk about something of no importance. Looking back at the list today, 20 years on, it strikes me how clearly his choices characterize Tarkovsky the artist.

Like the numerous top ten lists submitted by directors to various magazines over the years, Tarkovsky's list is highly revealing. Its main feature is the severity of its choice - with the exception of City Lights, it does not contain a single silent film or any from the 30s or 40s.
The reason for this is simply that Tarkovsky saw the cinema's first 50 years as a prelude to what he considered to be real film-making. And though he rated highly both Dovzhenko and Barnet, the complete absence of Soviet films from his list is perhaps indicative of the fact that he saw real film-making as something that went on elsewhere. When considering this point, one also needs to bear in mind the polemical attitude that Tarkovsky became imbued with through his experience as a film-maker in the Soviet Union.

For Tarkovsky, the question lay not in how beautiful a film-maker's art can be, but in the heights that Art can reach. The director of Andrei Rublov strove for the most profound spiritual tension and extreme existential self-exposure in all his work and was ready to reject anything and everything that was incompatible with this end. His list, which includes three films by Bergman, undoubtedly reflects his taste both as a director and as a viewer - but the latter is subordinate to the former.
As the way he began to compile his top ten shows, this is not only a list of Tarkovsky's favorite films, but equally one of his favorite directors. Tarkovsky's and Bergman's "elective affinity" was noted long time ago, well before Sacrifice. But Bresson's film does not come top of the list by chance: Tarkovsky considered him to be a supreme creative individual. "Robert Bresson is for me an example of a real and genuine film-maker... He obeys only certain higher, objective laws of Art.... Bresson is the only person who remained himself and survived all the pressures brought by fame."

It would seem to me that the unexpected appearance of City Lights in the list can be explained similarly. What mattered most to Tarkovsky was not so much the film's cinematographic achievements or any philosophical points it made, but rather the comprehensive nature of Chaplin's self-realization as a director. "Chaplin is the only person to have gone down into cinematic history without any shadow of a doubt. The films he left behind can never grow old."

The essence of Tarkovsky's top ten films shows nothing less than his own manifesto for authorial film-making.

Source: Sight and Sound, March 1993, Volume 3, Issue 3.
*Tarkovsky hakkında yararlı bir site: http://people.ucalgary.ca/~tstronds/nostalghia.com/index.html

Barış Bıçakçı - Şehir Rehberi

Bu berbat şehirde görüp görebileceğiniz en güzel şeyin terk edilmiş bir fabrikanın kara yıkıntısı olması saçma ya da gülünç değil mi? Değil! İnsana özgü bir yavaşlığı, sakarlığı hatırlatan tek şey bu yıkıntı çünkü. Şehirde otomobiller, yollar ve binalar, sonunda bütün sıcaklıkların evrenin ölgün sıcaklığıyla aynı olacağı bir geleceğe doğru son hızla gidiyor, uzanıyor, yükseliyor. Ama aralarında banka memuru sevgili dostum Tuğrul'un da bulunduğu sağlığına dikkat etmeyen, fazlasıyla hayalperest bazı insanlar var ki, onlar gece kurdukları saatin sabah çalmamasını veya en iyisi geriye gitmesini gönülden dileyerek tatlı tatlı esniyorlar.

Cemal Süreya (doğum. 1931 / ölüm. 9 Ocak 1990)

"...yalnızlık, bir ovanın düz oluşu gibi bir şey."
Cemal Süreya (doğum. 1931 / ölüm. 9 Ocak 1990)

Jean Paul Sartre - Erostratus

Bayım,

Tanınmış birisiniz, kitaplarınız otuz bin basılıyor, bunun nedenini size söyleyeyim; insanları seviyorsunuz da ondan. İnsancıllık kanınızda var. Talihin işi bu. Topluluk içinde olduğunuzda çiçek gibi açıyorsunuz. Hemcinslerinizden birini görür görmez, tanımasanız bile ona karşı kanınızın kaynadığını hissediyorsunuz. Bedenine, konuşma biçimine, istenildiği zaman açılıp kapanan bacaklarına ve özellikle ellerine bayılıyorsunuz, ellerine: Her elde beş parmak olması ve başparmağın öteki parmakların karşısına çıkartılabilmesi hoşunuza gidiyor. Yanınızdaki komşunuz masanın üstünden bir fincan aldığı zaman haz duyuyorsunuz, çünkü insana özgü ve kitaplarınızda sık sık betimlediğiniz, maymunun hareketinden daha az yumuşak ve daha az hızlı bir fincanı tutma biçimi var, ama daha zekice, değil mi? İnsanın etini, yeniden hareket etmeye alışan bir ağır yaralının yürüyüşünü, her adımda yeniden icat eder gibi olan görünüşünü ve yırtıcı hayvanların bile dayanamayacağı eşsiz bakışını da seviyorsunuz. İnsana kendi kendinden söz etmek için uygun olan söyleyiş biçimini bulmak da kolaydı sizin için: Edepli, ama çılgın bir biçim. İnsanlar kitaplarınızın üstüne iştahla atılıyorlar, onları rahat bir koltukta okuyorlar, sizin onlara ulaştırdığınız bahtsız ve ölçülü büyük aşkı düşünüyorlar ve bu birçok şeyin avuntusu demek oluyor onlar için; çirkin olmanın, kötü olmanın, aldatılmış koca olmanın, yılbaşında aylıklarının artmamış olmasının. Son romanınız övülerek dillerde dolaşıyor: İyi bir çalışma.

İnsanları sevmeyen bir insanın olabileceğini bilmek sizi meraklandıracaktır sanıyorum. işte ben, hem de öylesine az seviyorum ki onları, yarım düzinesini hemen şimdi öldürebilirim. Belki kendi kendinize sorarsınız: Neden sadece yarım düzine diye? çünkü tabancam altı mermi alıyor. işte bir canavarlık, değil mi? üstelik de Tam anlamıyla siyaset dışı bir davranış. Ama size diyorum ki: Ben onları sevemem. Ne hissettiğinizi çok iyi anlıyorum. Ama onlarda sizi çeken şey beni tiksindiriyor. Bir iktisat dergisini sol eliyle karıştırarak edepli edepli yemek yiyen adamlar gördüm ben de sizin gibi. Fokların sofrasında olmayı yeğlemem benim hatam mı? Yüz çizgilerini bir yana bırakırsanız, insan yüzüyle hiçbir şey yapamaz. Ağzını kapalı tutarak bir şey gevelediği zaman ağzının kenarları iner ve kalkar, sanki durmaksızın dinginlikten ağlamaklı bir şaşkınlığa geçer gibidir. Siz bunu seversiniz, biliyorum, siz buna "Zekânın Uyanıklığı" diyorsunuz. Ama bu benim midemi bulandırıyor, nedendir bilmiyorum, ben doğuştan böyleyim.

Aramızda ancak bir beğeni ayrımı olsaydı tedirgin etmeyecektim sizi. Ama her şey sizin yeteneğiniz varmış da benim yokmuş gibisine akıp gidiyor. Amerikanvari hazırlanmış ıstakozu sevip sevmemekte özgürüm, ama insanları sevmiyorsam bir zavallıyım ve günışığında bana yer yok. Onlar hayatın anlamını kendi tekellerine aldılar. Umarım ki söylemek istediğimi anlıyorsunuz. Üstünde: İnsancıl olmayan buraya giremez yazılı kapıları otuz üç yıldır zorluyorum işte. Giriştiğim her şeyi bırakmak zorunda kaldım. Seçmek gerekiyordu: Ya uyumsuz ve mahkûm edilmiş bir girişimi, ya da er-geç onların çıkarına yönelmesi gereken bir girişimi. İnsanlara kesin olarak aktarmadığım düşünceler; onları kendimden ayırmayı başaramıyordum, düzene koymayı başaramıyordum. Düşünceler, hafif organik devinimler olarak içimde kalıyorlardı. Kullandığım aygıtlar da öyle, başkalarına ait olduklarını hissediyordum. Sözgelişi sözcükler; bana ait sözcükler olsun isterdim. Ama kullandığım bu sözcükler, bilmiyorum kaç bilinçte sürüklendi. Sözcükler, başkalarında kazandıkları alışkanlık gereğince benim kafamda kendi kendilerine düzene giriyorlar ve size yazarken bu sözcükleri kullanırken tiksinti duyuyorum. Ama bu sondur artık. Size söyledim: İnsanları sevmek gerekiyor ya da ufak tefek işlerle uğraşmanıza izin verilirse bu yeter. İyi, ama ben ufak tefek işlerle uğraşmak istemiyorum. Şimdi tabancamı kaptığım gibi sokağa ineceğim ve onlara karşı bakalım ne yapılabilirmiş göreceğiz. Hoşçakalın bayım, karşılaşacağım insan siz de olabilirsiniz. Kafanızı patlatacağım zaman duyacağım zevki siz hiç bilemeyeceksiniz. Böyle olmazsa -büyük bir olasılıkla böyle olmayacak- yarının gazetelerini bir okuyun. Gazetede Paul Hilbert adında birinin bir öfke anında sokağa fırlayıp Edgar-Quinet Bulvarında beş yayayı temizlediğini yazdığını göreceksiniz: Büyük günlük gazete haberlerinin ne anlam taşıdığını sizin kadar kimse bilmez. Benim öfkeli bir adam olmadığımı anlayacaksınız şu halde.

Tam tersi, ben çok sakinim ve en derin duygularımın kabulünü rica ederim bayım.

Paul Hilbert

Lars Von Trier, Copenhagen, April 13, 2011

 
 "It was like waking from a dream: my producer showed me a suggestion for a poster. “What is that?” I ask. ”It’s a film you’ve made!” she replies. ”I hope not,” I stammer. trailers are shown ... Stills ... It looks like shit. I’m shaken.

Don’t get me wrong ... I’ve worked on the film for two years. with great pleasure. But perhaps I’ve deceived myself. Let myself be tempted. Mot that anyone has done anything wrong ... On the contrary, everybody has worked loyally and with talent toward the goal defined by me alone. But when my producer presents me with the cold facts, a shiver runs down my spine.

This is cream on cream. A woman’s film! I feel ready to reject the film like a wrongly transplanted organ.

But what was it I wanted? With a state of mind as my starting point, I desired to dive headlong into the abyss of german romanticism. Wagner in spades. That much I know. But is that not just another way of expressing defeat? Defeat to the lowest of cinematic common denominators? Romance is abused in all sorts of endlessly dull ways in mainstream products.

And then, I must admit, I have had happy love relationships with romantic cinema ... To name the obvious: Visconti! German romance that leaves you breathless. But in Visconti, there was always something to elevate matters beyond the trivial ... Elevate it to masterpieces! I am confused now and feel guilty. What have I done? Is it ’Exit Trier?’ I cling to the hope that there may be a bone splinter amid all the cream that may, after all, crack a fragile tooth ... I close my eyes and hope!"

Lars Von Trier, Copenhagen, April 13, 2011.

Mantık Hataları: Top 10

Bu yazımızın konusu, mantık hataları (nam-ı diğer fallacies). Daha net olmak gerekirse zatalimin en ilgi çekici bulduğu 10 mantık hatasının 10’dan geriye doğru sayımı. Nedir mantık hataları, tam olarak ne işe yararlar ve neden böyle bir yazı yazma ihtiyacı hissettim, heyecan verici geri sayıma geçmeden önce hızlıca değinelim.