soundtrack etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
soundtrack etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Theo Angelopoulos (1935-2012)


 
“Ben bir sinemacı olarak, geçmişin kendi kişisel geçmişim olarak şimdiki zamana sürüklendiğine inanıyorum. Filmin sonundaki ağaç aslında Voyage to Cythera‘daki ağaç, kendi sinemasal peyzajıma bir referans bu. Bu film boyunca, iki çocuk farklı bir manzaraya ulaşmak için sinemasal bir peyzajın içinden geçip, bence, sonunda onlara yeniden umut vaadedecek bir yere ulaşırlar. Dünyanın sinema tarafından kurtarılabileceğine inanmak isterim. Sinema benim dünyam ve bütün yolculuklarımın amacı olan şeydi. Her zaman beni büyüleyen küçük bilinmeyen ütopyaların peşindeyim ve filmlerimle başladığım yolculukların da bununla ilgili olduğuna inanmak için elimden geleni yapıyorum.”  (Theo Angelopolous: Interviews, haz. Dan Fainaru, University Press of Mississippi, s. 64)

Angelopoulos'un da öleceğini, ölümlü olduğunu hiç düşünmemiştim. Tıpkı annem ve babam gibi onun da ölümsüz olduğunu düşünüyordum. Çok ani oldu. Demek ki anne ve baba dahil tüm büyük yaratıcılar bir gün toprak altına giriyor. Darısı Allah'ın başına.

Norwegian Wood Soundtrack



Vietnam doğumlu yönetmen Tran Anh Hung'un Haruki Murakami'nin romanından uyarladığı İmkansızın Şarkısı (Norwegian Wood), romanın olay örgüsünden çok, duygu dünyasına sadık bir uyarlama. Tran Anh Hung'la, Murakami'nin melankoliyi, hayatta olma hissini, hüznü ve erotizmi bir arada barındıran kitabını sinemaya uyarlama süreci üzerine, İstanbul Film Festivali'nde konuk olduğu günlerde konuştuk.

Murakami'nin eserlerinin telif haklarını verme konusunda oldukça hassas davrandığını biliyoruz. 'İmkansızın Şarkısı' için nasıl izin aldınız?

Evet, Murakami ilk kitabının uyarlamasından hiç memnun kalmamıştı, kötü bir tecrübe yaşamış, o yüzden de ondan sonraki kitaplarının uyarlanmasını istememiş. Ben 1994'te kitabı okuduğumdan beri, Japonya'y her gittiğimde gazetelere bu kitabı uyarlamak istediğimi söylüyordum. Ama kimseden tepki alamıyor, çünkü onlar Murakami'nin bunu istemeyecklerini biliyorlardı. oraya tekrar Dikey Güneş Işığı (Mua he chieu thang dung, 2000) ile gittiğimde bir kez daha ilettim isteğimi. Yaklaşık beş yıl sonra filmin Japonya dağıtımcısından bir e-posta geldi. Artık Murakami ile iletişime geçme zamanımın gelmiş olabileceğini, çünkü kendisinin öykülerinden 'Tony Takitani'yi çekmesi için Japon bir yönetmene izin vermiş olduğunu söyledi. Ben de bir mektup yazıp buluşmak istediğimi belirttim. Buluştuğumuzda, çok basit ve net bir şekilde taleplerini ifade etti. Filmin bütçesini bilmek ve senaryoyu görek istedini söyledi. Senaryoyu okuduğu zaman da onayı verdi.

Filme hiç müdahale etti mi?
Hayır, beni gerçekten özgür bıraktı. Senaryoyu ilk okuduğunda bana bir sürü not gönderdi. Çok cömertçeydi bence bana o kadar çok fikir vermesi, benim için çok faydalı oldu. Sevdiğim ve film için iyi olacağını düşündüğüm bazı şeyleri tuttum ben de. Bunlar filmin daha iyi bir film olmasını sağladı. Ama Murakami çekimlere hiç gelmedi. Filmi, bittikten sonra kendisine gösterdim ve çok beğendiğini söyledi.

Senaryoyu yazarken ve filmin bütününü tasarlarken sadece 'İmkansızın Şarkısı'nı mı kendizine temel aldınız yoksa daha genel olarak Murakami dünyasını yansıtmak gibi bir kaygınız var mıydı?

Okuduğunuz kitap size bir şeyler hissettirdiğinde, uyarlayacağınız şey o duyguların kendisi oluyor. Sinema ve edebiyat bambaşka iki sanat dalı olduğundan, aslında kitabın edebi tarafından bir şeyler kullanamıyorsunuz, o yüzden de üzerinde çalışmanız gereken şey sizin kendi sanatınıza özgü olan dil; yani sinemanın dili. Bu yolla, sadece sinema aracılığıyla uyandırabileceğiniz duygulanımları keşfedebiliyorsunuz.

Bu kitabı uyarlamanın zorluklarından biri de kült bir kitap olması belki de. İnsanlar çok sahiplendikleri bir kitabın uyarlaması konusunda genellikle çok eleştirel oluyorlar çünkü...

Evet, bu gerçeğin farkındayım. Ama bunu dikkate almak zorunda değilim, çünkü ben bir film yapıyorum ve dediğim gibi önemli olan, sinemaya özgü olan dil üzerinde çalışmak. Çünkü yaptığınız şey gereçkten iyi bir film olursa o aman kitapla kıyaslama yapılamayacak bambaşka bir şeye dönüşür.

O yüzden de kitaptaki hikayelerin bir kısmını filmden çıkarmış olsanız da kitabın ruhunu tutmayı ve görsel olarak onu ön plana çıkarmayı başarıyorsunuz...

Evet, çünkü eğer mesela Watanabe'nin bilincini takip etmeye karar verip sonra bir anad Reiko ile ilgili bir şey gösterseniz, seyirci yolunu kaybeder, nereye gideceğini bilemez. Düz bir çizgide, ilerlemeyen her şeyden kurtulmanız gerekiyor filmde.

Radiohaed'den Jonny Greenwood ile işbirliğiniz nasıl gerçekleşti?

Jonny konusunda çok şanslıydım, en sonunda filmin müziklerini yapak için zaman bulabildiği için. Çekimlerden önce kendisiyle konuşmuştum, o da filmin müziklerini yapmayı kabul etmişti ama sonra bir e-posta attı. Thom Yorke yeniden onunla bir şeyler kaydetmek istiyordu ve "Thom'u biliyorsun, sonsuza kadar sürecek, tekrar geri dönüp eski olduğum kişi olmam gerekiyor, bu filmi yapamayacağım maalesef." diyordu. Ben de tamam dedim ama başım belada diye düşünüyordum. Filmin kurgusunu bitirdim, üzerine Jonny'nin Kan Dökülecek (There Will Be Blood, 2007) için yaptığı müziği koydum ve mükemmel oldu. Jonny'e bir e-posta attım, "Jonny çok iyi işliyor, lütfen, sana çok ihtiyacım var." dedim. Jonny dehşete düştü, "ne yaptın, bir İrlanda filmi için yapılmış müzikleri Japon filminin üzerine mi koydun, bu imkansız!" dedi. Ben de ona bazı sahneler gönderdim örnek olarak ve o da ikna oldu işlediğine. Sonra da bana dedi ki, "tamam eğer bir orkestra istemezsen ve sadece altı kişiyle çalışabilirsek, o zaman senin için bir şeyler bestelemeye vakit bulabilirim." Bu teklifi kabul ettim ama çalışmaya başladığı zaman Jonny mutlaka bir ortestraya ihtiyacı olduğunu anladı ve orjinal plana geri döndük. Beraber çok rahat çalıştık. Ben ona, duygu yaratacak ya da duygunun dozunu artıracak bir müzik değil, filmdeki duyguları onaylayacak bir müzik istediğimi söyledim. O yüzden bazen müzik sahnenin sonuna doğru da gelebiliyordu, çok kısa olabiliyordu. Ama aynı zamanda da ona müziğin farklı sahneler arasında gezinmesini istediğimi söyledim; birbirinden farklı sahnelere başka bir renk vermesini istediğimi... Mesela Naoko'nun itiraf sahnesinin sonunda başlayan müzik, sonraki sahnede Reiko'nun rüyasını anlattığı şakacı bir sahneye bağlanıyor ama o şaka, üzerindeki o hüzünlü müzik ile öyle bir birleşiyor ki bambaşka bir duyguya evriliyor ve üzerine bir kelime daha koyamazsınız onun. Jonny önce bana birkaç örnek gönderdi, ben de beğendiğim ve beğenmediğim şeyleri söyledim. Sonrasında da hiçbir şey bilmek istemedim, kendisi müziği besteledi, kaydetti ve bana gönderdi. Elbette konuşup çalışmamız gereken yerler oldu, mesela "bu sahnenin üzerindeki davullar çok yüksek, onları biraz kısabilir miyiz?" gibi şeyler, o da mikslerin üzerinden geçip bana geri gönderiyordu. Böyle çalıştık.

Peki filmdeki diğer şarkılar? Mesela Can grubunun şarkıları?

Can, Jonny'nin önerisiydi. Kitapta çok fazla müzik referansı vardı, o ama o şarkıları dinlediğimde duygularının o kadar da güçlü olmadığını düşündüm, hikayenin kendisi kadar güçlü değillerdi. Benim için doğru duyguları bir tek The Doors taşıyordu. O yüzden de The Doors'dan 5-6 şarkı seçtim. Ama Jonny'yle çalışmaya başladığımızda, Jonny bana Can'ı önerdi, The Doors kadar bilindik olmadığı için daha otantik bir ruh katacağını söyledi filme. Ben de dinlediğimde ona hak verdim ve sonuç olarak The Doors'dan sadece bir şarkı kullandım.

Söyleşi: Senem Aytaç, Fırat Yücel / Altyazı Dergisi, 108. Sayı

Chungking Express Soundtrack


Woman in blonde wig:
Actually, really knowing someone doesn't mean anything. People change. A person may like pineapple today and something else tomorrow.

Lars Von Trier, Copenhagen, April 13, 2011

 
 "It was like waking from a dream: my producer showed me a suggestion for a poster. “What is that?” I ask. ”It’s a film you’ve made!” she replies. ”I hope not,” I stammer. trailers are shown ... Stills ... It looks like shit. I’m shaken.

Don’t get me wrong ... I’ve worked on the film for two years. with great pleasure. But perhaps I’ve deceived myself. Let myself be tempted. Mot that anyone has done anything wrong ... On the contrary, everybody has worked loyally and with talent toward the goal defined by me alone. But when my producer presents me with the cold facts, a shiver runs down my spine.

This is cream on cream. A woman’s film! I feel ready to reject the film like a wrongly transplanted organ.

But what was it I wanted? With a state of mind as my starting point, I desired to dive headlong into the abyss of german romanticism. Wagner in spades. That much I know. But is that not just another way of expressing defeat? Defeat to the lowest of cinematic common denominators? Romance is abused in all sorts of endlessly dull ways in mainstream products.

And then, I must admit, I have had happy love relationships with romantic cinema ... To name the obvious: Visconti! German romance that leaves you breathless. But in Visconti, there was always something to elevate matters beyond the trivial ... Elevate it to masterpieces! I am confused now and feel guilty. What have I done? Is it ’Exit Trier?’ I cling to the hope that there may be a bone splinter amid all the cream that may, after all, crack a fragile tooth ... I close my eyes and hope!"

Lars Von Trier, Copenhagen, April 13, 2011.