edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Aslı Serin'in İsmini Bilmediğim Bir Şiiri

tam kestiremediğim bir nedenden ölüyorum
saçlarımı tararken düşündüm
uzamışlar

bunu içinde ateş geçmeyen bir dizeyle
anlatabilmem mümkün değil
sen öyle uzun bakarken… mümkün değil
içimizden biri konuşmaya başladığında
birikmiş şeyleri bozdurma çabası
-görülmeye değer çabası-
çürümeye karşı etkili bir yöntem olmayabilir
bunu avrupa birliği maceralarımızla da anlatabilirdim
ama seni son öptüğümde
sanata ve sanatçıya saygımı yitirdim
hayli kolay oldu
şehirli olmak böyle bir şey olmalı

sokaklar uzuyor sen uzuyorsun
kapanması kapının uzuyor
güneş ve yaz, yazdıkça uzuyor
ben sana çok fena kesiğim
unutacaklarımı seçebilseydim kesiklerimden başlardım
ruhum olduğuna inanmak istiyorum
oldukça sakinim

bak uzun acıyor daha uzun en uzun
uzun da ölebilirim icabında uzun saçlarımla
en az bir tane dolabında herkesin
siyah elbisesi olmalı bunun için
gerekler, gereçler, geçerler
bana bir sır verme, abartıyor olabilirim
-aslı çok tedirgin ediyossun beni
olabilirim
o zaman başka şeylere inanıyordum

dilin her şeyi bozabilecek gücüne
şarkıya girebilmek için ses gerekliliğine
önce bedenler evet der, en son yaralar peki
her tene uygun siyah elbiseler ve
evet evet peki

palavraları geçebilseydik, başlayacaktım

aslı serin.

Vasiyetimdir

Vasiyetimdir;

Mezar taşıma Sylvia Plath'ın iki dizesi yazılsın.

ayakları şöyle der gibiydi;
çok uzaklara geldik, her şey bitti.

Luis Bunuel - Sevdiklerim & Sevmediklerim

Gerçeküstücülük döneminde kendi aranızda iyilik ve kötülüğü, doğru ile yanlışı, güzelle çirkini kesin olarak belirlemek gibi bir eğilimimiz vardı. Okunması gereken kitaplar vardı, okunmaması gereken kitaplar yapılacak şeyler vardı, sakınılması gerekenler de... Bu eski alışkanlıktan esinlenerek bu bölümü oluşturdum. Kendimi kalemimin rasgele akışına bırakarak, öylesine aklıma gelen, hoşlandığım ve hoşlanmadığım birçok şeyi toparladım. Herkese bir gün bunu yapmayı salık veririm.

Fabre'ın Souvenirs Entomologique (Böcekler Üzerine Anılar) kitabına hayranım. Aşırı gözlemleme tutkusu ve canlı yaratıklara duyduğu o sınırsız sevgiden dolayı bu kitap bana eşsiz görünür. Hatta İncil'den de üstün. Uzun bir zaman, ıssız bir adaya giderken yalnız bu kitabı götüreceğimi söyleyip durdum. Şimdi ise fikir değiştirdim: Hiç kitap götürmeyeceğim.

Hakan Günday - Dünyanın En Kuvvetli Doğuştan Şairi

Bir adam hatırlıyorum. 1887 yılında, dünyaya Lozan adlı bir kentten gelen. Fabian Avenarius Lloyd adıyla ayak bastığı yerin yüzünü Arthur Cravan olarak terk eden. Halasıyla evli olduğunu öğrendiği anda öz babası olarak kabul ettiği Oscar Wilde’a Dünyanın Kralı unvanını veren. Boksla başladığı spor hayatına şiirle devam edip şiirle başladığı sanat hayatını boksla sürdüren. Manşeti “Zafer bir Skandaldır!” olan ve içi, kolaj, şiir, makale ve hakaretlerle dolu. Şimdi adlı bir dergiyi tek başına hazırlayıp Paris sokaklarında el arabasıyla satan. Dadaizm öncülerinin hayranlık ve korkuyla izledikleri bir adam. Düzenlediği tek kişilik gösterilerde izleyicilere kurusıkı tabancalarla ateş eden ve gösteri afişlerine şöyle yazmış bir adamı hatırlıyorum:

“Gelin ve Şair Arthur Cravan’ı görün (Oscar Wilde’ın yeğeni)!

Boks Şampiyonu, İki metre ve 125 kilo!
Konuşacak, Dövüşecek, Dans edecek, Soyunacak
Ve sözleri bittiğinde intihar edecek!”

Charles Bukowski - Kasabanın En Güzel Kızı

Cass, beş kızkardeşinin en küçüğü ve en güzeliydi.Kasabanın en güzel kızıydı Cass. Yarı Kızılderili. Esnek ve tuhaf bir vücudu vardı, yılanvari ve şehvetli; gözleri ise vücudu ile son derece uyumlu. Sıvı halinde akan bir ateşti. Girdiği şekle sığmayan bir ruh.Uzun, parlak, ipek gibi saçları her hareket ettiğinde sağa sola dalgalanıyordu. Ya çok neşeliydi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass'ta. Onun için deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinesiydi Cass onların gözünde. Cass onlarla dans eder, flört eder, ama bir iki istisna dışında iş yatmaya gelince bir yolunu bulup başından savardı.

Murat Yalçın - Tabut

15 Aralık 1977 Perşembe günü öğle sularında Kumkapı pazarında çıtçıtlı cüzdanlarını düşüne taşına açıp kapayan annelerimizi atlatmışızdır. Trene takılıp Cankurtaran’da inmiş, Erol Taş’ın kahvesinin önündeki küçük meydanda biraz dinlenip Sultanahmet’e çıkmışızdır.

Kahve duvarındaki on ikilik çiviye takılı siyah tahtadaki “Maç-Saha-Tarih” çizelgesini sarkık bıyıklı bir İspanyol paça, eciş bücüş doldurmuştur. Sahildeki toprak futbol sahasında kale direklerine gerili çamaşır iplerine akşamdan yıkanıp asılan, orası burası sökük, sırtlarından numaralar sarkan Cankurtaranspor’un Arjantin formaları bizi haftasonlarına götürmüştür… Her forma kendi omzundan mandallanmıştır ipe, sapa yerde. Peki çamurlu kramponların upuzun bağlarıyla kale ağları akşamın sert rüzgârında hangi yöne uçuşmuştur?

E. M. Cioran - Çürümenin Kitabı

Sınırsız özgürlük ruh için bir suikasttır.

Felaketlerimizin sebebi biz isek, bizi kim kurtaracak? Kendimiz mi?

Bereket versin, gerçek suçlular olduğumuzu unutmamız için pek güçlük çıkarmıyoruz. Ve zaten hayata, bu yalanı ve unutkanlığı her gün tekrarladığımız takdirde dayanabiliyoruz ancak.
İnsanlar cehennemden kaçarken bile, cehennemi başka bir yerde yeniden kurmak için yaparlar bunu.

Ne ileride ne geride arama bir şey, bizzat kendinde ara, ne bir korku ne bir özlem duymadan. Hiç kimse, geçmişin ya da geleceğin olduğu kadar kendine bağlı değil.

Uyuduğumuz geceler sanki hiç yaşanmamış gibidir. Göz kırpmadığımız gecelerdir beleğimizde kalanlar: “Gece” demek, uykusuz geçen gece demektir.

Bütün pratik sorunlarımı kuramsal sorunlara dönüştürdüm, onları çözmek zorunda kalmamak için. Çözümsüz olana karşı, böylece rahatlıyorum …

Başkalarının keyfince dinlendiği bir uykudan uyanmak için nice yıllar, ve sonra bu uyanıştan kaçmak için nice yıllar daha …

Yaşamak, savaşı kaybetmektir.

Sorumluluk probleminin anlamı olurdu, eğer doğmadan önce bize sorulmuş olsaydı. O zaman olduğumuz şeyi kesinlikle kabul etmiş olacaktık.

Bir gnostik kitabında şöyle der: “Kederli insanın duası hiçbir zaman Tanrı’ya ulaşacak kadar güçlü değildir.” … İnsan sadece darbe yediği zaman dua ettiği için, bundan, hiçbir duanın hiçbir zaman amacına ulaşmamış olduğu sonucu çıkar.

Yalnızlığımızı korumanın tek yolu, sevdiklerimizden başlayarak herkesi yaralamaktır.
Anlamış olmaktan ve hala hayatta kalmaktan daha yanlış bir durum yoktur.

Artık kendimize inanmadığımızda, üretmeyi ya da mücadeleyi, kendimize sorular sormayı ve cevaplamayı bıraktığımızda – olması gereken bunun tam tersi olduğu halde – bağlardan kurtulduğumuz andan itibaren gerçekliği tam olarak yakalayabildiğimiz, gerçekle gerçek olmayanı ayırt edebildiğimiz görülmüştür; fakat kendi rolümüze olan inanç bir kez kurursa, her şeye, gerçekliğe de, ona herhangi bir zamandan daha yakın olsak bile ilgisiz kalırız.

Daha ne kadar ayakta kalabileceğim? Ne zaman yok olup gideceğim?

Torino’da, krizin başlangıcında, Nietzsche durmadan aynaya doğru atılıyor, kendine bakıyor, geri çekiliyor, yeniden gözünü aynaya dikiyordu. Onu Basel’e götüren trende ısrarla istediği tek şey bir ayna idi. Kim olduğunu artık bilmiyor, kendini arıyordu. Kimliğini korumaya o kadar bağlı, o kadar düşkün olan Nietzsche’nin, kendini bulmak için, en anlamsız, en içler acısı çareden başka bir çaresi yoktur artık …

Sorumluluklarımdan kaçmak için yıllarca okudum, her gün, saatlerce, ne buldumsa okudum. Hiçbir yararları olmadı. Ama ne var ki kendime yanıltıcı bir etkinlik sağladım. İlk gençlik yıllarımda beni baştan çıkaran sadece kitaplıklar ve genelevlerdi.

E. M. Cioran, Çürümenin Kitabı

(Meltem Ahıska) Bahab

"Muhabbet"le, "Bahtiyar"la akraba olmaya aday, "bahar"ın, "bahr"ın ışığını taşıyan bu kelime yine de daha farklı bir anlama sahip. bahab, beklenmeyen ama belki uzun zamandır düşü kurulmuş, belki önceden hayal bile edilmemiş bir karşılaşma anından duyulan geniş ve derin sevinci imgeliyor.

"Ürperdim görünce birden seni
Şenliğinde bu buluşmanın bahab sardı beni."

Tesadüflerle büyüyen aşk gizemini korur. Ancak karşımıza çıkarak bizi sevince boğan her zaman bir insan değil, canlı ya da cansız başka bir varlık da olabilir. Denizin sonsuzluğuna bakıp adını koyamadığımız bir büyülenme hissini anlamaya çalışırken denizin içinden ansızın zıplayan bir yunus bize selam çakar ve mutluluğumuzun hiç de anlamsız olmadığını doğrular. Kara dağların içinden yükselen bir kuşun ötüşü tedirgin geceye bir çıkış gösterir. Kimsenin anlamadığı, hatta alaya aldığı çocukluktan kalma kelimeler beklenmeyen bir yerde karşımıza çıkınca geçmiş yeniden renklenir. Öznelliğe dünyadan bir karşılık bulmak kadar büyük bir sevinç olabilir mi!

Öznellikle nesnelliğin karşılaşma ya da çakışma anını anlaşılır kılma çabası felsefi düşüncenin en temel meselelerinden biridir. Nedensel açıklamaların konforlu mantığına direnen düşünceler, kendi vaatleriyle gelen bu karşılaşmaları başka bir anlam dizgesinin varlığına dair bir işaret olarak yorumlayacaktır. Kimi zaman dinsel bir şekilde yorumlanır bu, yüce bir varlığın kanıtı olarak.

Kimi zaman ise, Carl Gustav Jung'ın eşanlılık kavramında olduğu gibi gizemli tesadüfler, dünyanın hiç silinmeyen kolektif yaşam dağarcığında varolmaya devam eden farklı zamansallıkların karşılaşması olarak anlaşılır. Her zaman mutluluk getirmese de, karşılaşmaların sevinci ya da bahabı büyük dönüşümlerin de tetikleyicisi de olabilir. Geçmişe ya da geleceğe doğru bir yolculuğa çıkarır kişiyi.

Karl Marx da devrimi bir çakışma anı olarak yorumlamamış mıydı? Fuerbach Üzerine Tezler'in üçüncüsünde, Marx, çakışma kavramına önemli bir anlam yükler: "Koşulların değiş(tiril)mesi ile insan etkinliğinin ya da insanın kendisini değiştirmesinin çakışması, yalnızca devrimci pratik olarak kavranabilir ve akla uygun şekilde anlaşılabilir." Burada çakışma mistik değildir, akla uygundur; çünkü akıl, ancak bu dünyayı üretirken kendini de yeniden üreten, ancak bu ilişkililik içinde varolan insan etkinliğinde vücut bulabilir. O zaman çakışma, hem insanların hem de koşulların aynı anda değişebildiği özlenen devrim anını ortaya çıkarır. Öncesi ve sonrası çatışmalarla dolu olsa da, hem öznede hem nesenede sakatlanmış enerjilerin çağıldadığı, duyuların tazelendiği bir an: Bahabın engin kaynağı!

Modern dünyanın son lirik şiiri Baudelaire'nin "Eşduyumlar" adlı şiirinde bahab, ışıkla karanlığın, yalnızlıkla birlikteliğin uyumsuz uyumunda yankılanır:

Doğa bir tapınak, canlı direklerinden
Anlaşılmaz sözlerin yayıldığı yer yer;
İnsan orda simgeler ormanından geçer
Bildik bakışlarla gözlenirken derinden.
(çev. sait maden)

Bahab çoktandır beklediğimiz ama gündelik anlatılara nasıl katacağımızı tam bilmediğimiz, sevinçli ama burukluğu da yedeğinde taşıyan bir "olmayan kelime". Unutmayalım ki, Marcel Proust'un ısırdığı kurabiye, o beklenmeyen çakışma anında geçmiş zamanın anılarını diriltmek yerine, boğazında da kalabilirdi."

Behçet Aysan - Bir Eflatun Ölüm

kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim

sessiz akan bir ırmağım
geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım

git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım

ve seninle yaşadığım
o iyi günleri,
kötü
günleri bırakırım.

aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.

söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım

belki
sararmış
eski resimlerde kalırım

belki esmer bir çocuğun dilinde.

bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti

değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder.

behçet aysan

Franny & Zooey'den Alıntı

"Rekabet edeceğimden korkuyorum ben- Beni asıl korkutan bu. Bu yüzden ayrıldım tiyatro bölümünden. Ben herkesin değer yargılarını kabule korkunç bir şekilde koşullanmışım diye, bunun doğru olması gerekmez ki. Bundan utanıyorum. Bıktım usandım. Tam bir hiç kimse olacak cesaretim olmamasından usandım. Kendimden de, bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım."
Franny (Franny & Zooey)

Charles Bukowski - Donuk Adam

En iyi dostlarımdan biri -en azından ben onu dost sayarım- za­manımızın en iyi şairlerinden, şu aralar Londra'da bu hastalıktan mustarip. Yunanlılar bilirlerdi bu hastalığı, insan bu hastalığa her­hangi bir yaşta yakalanabilir, ama en tehlikeli yaş kırk sonları, elli gibidir. HAREKETSİZLİK olarak tanımlayabilirim bu hastalığı -eylem eksikliği, umursamazlık ve meraksızlık; Donuk Adam Du­ruşu olarak adlandırıyorum ben bu hastalığı, DURUŞ sayılmaz as­lında ama böyle adlandırırsak elimizdeki cesede biraz daha mizah­la yaklaşabiliriz, yoksa afakanlar basacak, herkes bir dönem Donuk Adam Duruşu'na yakalanabilir, belirtileri de şu türden düz ifadeler­dir: "canıma tak etti." veya: "her şeyin canı cehenneme." veya: "Broadway'e selamlarımı iletin." ama çabucak toparlanıp iş başı yapar, karılarını dövmeyi sürdürürler.

Cemil Meriç'e Göre Hastalık

"Bilirsin ki ben hastalığa inanmam. Hastalık uzviyetin bir isyanıdır, hayata isyanı. Reelle ideal arasındaki uçurum büyüyünce ya biyoloji şuura söz geçirir, yani uzviyet karanlık ve behimi yaşayışına devam eder, şuur lambalarını söndürür, delirir insan. Yahut şuur bütün lambalarını yakar, uzviyet isyan eder, bir nevi greve, harakiriye geçer. Hastalık gerçekten seven, gerçekten sevilen, rüyalarıyla yaşadığı hayat arasında korkunç ve halledilmez tezatlar bulunmayan insanların semtine uğrayamaz. Hastalık gerilen tellerin kopuşu, hastalık limana sığınış, hastalık... Bize ne hastalıktan."

(Cemil Meriç, Jurnal Cilt 2)

Jurnal Cilt 1 / Cilt 2

Adolf Loos - Süs ve Cürum

İnsan embriyosu hayvan krallığının tüm gelişmiş aşamalarından geçerek rahimdedir. Doğum anında insanın duygularıyla yeni doğmuş bir köpeğin duyguları birbirine eşittir. Çocukluğu insanlık tarihine uygun bir biçimde, tüm dönüşümleri takip ederek geçer. 2 yaşındayken bir papua yeni Gineli, 4 yaşındayken bir cermen, 6 yaşındayken sokrates, 8 yaşındayken voltaire gibidir. 8 yaşındayken 18. yüzyılda keşfedilen menekşe renginin farkına varır çünkü menekşe rengi menekşe rengi olmadan önce mavidir ve mor kırmızıyı sulandırmıştır. Bugün fizikçiler renkleri çoktan bir isme sahip olan güneşin izgesinde göstermekte, bunu onaylamaktadırlar fakat gelecek nesillere saklanmıştır.

Çocuk ahlakdışı bir kavramdır. Papua yeni Gineli olmak da bize göre öyle. Papualı düşmanlarını boğazlar ve onları yutar. Suçlu değildir. Eğer modern bir adam düşmanını boğazlayıp yutarsa o suçlu ya da yozlaşmıştır. Papualının dövmeleri, kayığı, küreği kısacası ulaşabileceği her şey içindedir. Suçlu değildir. Vücuduna dövme yaptıran modern adamsa suçlu ve yozlaşmıştır. Hapishane sakinlerinin yüzde sekseninin dövmesi vardır. Dövmesi olanlar henüz içeri tıkılmamış gizli suçlular ve yozlaşmış aristokratlardır. Eğer dövmeli birisi özgürlük için ölüyorsa, bu yalnızca birkaç yıl sonra işleyeceği cinayeti işlemediği anlamına gelir.

Barış Bıçakçı - Şehir Rehberi

Bu berbat şehirde görüp görebileceğiniz en güzel şeyin terk edilmiş bir fabrikanın kara yıkıntısı olması saçma ya da gülünç değil mi? Değil! İnsana özgü bir yavaşlığı, sakarlığı hatırlatan tek şey bu yıkıntı çünkü. Şehirde otomobiller, yollar ve binalar, sonunda bütün sıcaklıkların evrenin ölgün sıcaklığıyla aynı olacağı bir geleceğe doğru son hızla gidiyor, uzanıyor, yükseliyor. Ama aralarında banka memuru sevgili dostum Tuğrul'un da bulunduğu sağlığına dikkat etmeyen, fazlasıyla hayalperest bazı insanlar var ki, onlar gece kurdukları saatin sabah çalmamasını veya en iyisi geriye gitmesini gönülden dileyerek tatlı tatlı esniyorlar.

Aylin Şahin - Sarılmak Sorunsalı

"İnsanı allah yaratmadıysa, o niye yalnız allaha teslim olunca mutlu oluyor? İnsanı allah yarattıysa, niye insan ona isyan ediyor?”
-Blaise Pascal

Nerden bilebilirdik, bir psikiyatristin şizofren hastasıyla görüşürken aslında hastanın psikiyatrist, psikiyatristin de hasta olmadığını? Nasıl böyle emin olabilirdik? Veyahut bir konsomatris diye siyaset bilemeyeceğine nasıl kanaat getirebiliyorduk?

Hiç ummadığım anda beni belimden sarıp, dünyanın en güzel raksını etmemiş miydik? İşte o günden beri hiçbir konuda emin olamıyorum. Kimin kim olduğunu çözemiyorum. Yıllarca tanıdığımı sandığım insanları tanımıyorum. Hiç tanışmadığım suratları ise öyle iyi tanıyorum ki -gülümseyişime karşılık vereceklerini, veya uzun süre gözlerimi onlara dikince kafalarını kaldıracaklarını biliyorum.- aslında “Bu kadar her şeye anlam yükleme” adlı kronik hastalığımdan kurtulabilsem sorun kalmayacaktı. Ne demişti Dostoyevski, her şeyi fazlasıyla anlamak hastalıktır. Hastalıklı ruhlarımız vardı, günlerce yataktan çıkmayan, sürekli kafasında kurup-yazan. Komşu kadınların acizliğimize üzüldüğü, hoca çağırıp okuttuğu kişilerdik. Bu kadar modern insan olmamalıydık, belki bir parça düşünmeyi bırakmalıydık ya da hayal aleminin varlığını unutmalıydık. Lakin rüyalar vardı bu sefer de. Onları engelleyemezdik. Uyumadan önce 3 kulfü 1 elham okusak da görmemek için, yine giriyordu o çocuk rüyalarıma ve fısıldıyordu kulağıma.

Behçet Necatigil - Solgun Bir Gül Dokununca

Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca

Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kağıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca

Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca.

Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda
Uzanıp alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca

Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda

Akşamlara gerili ağlara takıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca.

Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta, ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca.


Behçet Necatigil

Cemal Süreya (doğum. 1931 / ölüm. 9 Ocak 1990)

"...yalnızlık, bir ovanın düz oluşu gibi bir şey."
Cemal Süreya (doğum. 1931 / ölüm. 9 Ocak 1990)

Jean Paul Sartre - Erostratus

Bayım,

Tanınmış birisiniz, kitaplarınız otuz bin basılıyor, bunun nedenini size söyleyeyim; insanları seviyorsunuz da ondan. İnsancıllık kanınızda var. Talihin işi bu. Topluluk içinde olduğunuzda çiçek gibi açıyorsunuz. Hemcinslerinizden birini görür görmez, tanımasanız bile ona karşı kanınızın kaynadığını hissediyorsunuz. Bedenine, konuşma biçimine, istenildiği zaman açılıp kapanan bacaklarına ve özellikle ellerine bayılıyorsunuz, ellerine: Her elde beş parmak olması ve başparmağın öteki parmakların karşısına çıkartılabilmesi hoşunuza gidiyor. Yanınızdaki komşunuz masanın üstünden bir fincan aldığı zaman haz duyuyorsunuz, çünkü insana özgü ve kitaplarınızda sık sık betimlediğiniz, maymunun hareketinden daha az yumuşak ve daha az hızlı bir fincanı tutma biçimi var, ama daha zekice, değil mi? İnsanın etini, yeniden hareket etmeye alışan bir ağır yaralının yürüyüşünü, her adımda yeniden icat eder gibi olan görünüşünü ve yırtıcı hayvanların bile dayanamayacağı eşsiz bakışını da seviyorsunuz. İnsana kendi kendinden söz etmek için uygun olan söyleyiş biçimini bulmak da kolaydı sizin için: Edepli, ama çılgın bir biçim. İnsanlar kitaplarınızın üstüne iştahla atılıyorlar, onları rahat bir koltukta okuyorlar, sizin onlara ulaştırdığınız bahtsız ve ölçülü büyük aşkı düşünüyorlar ve bu birçok şeyin avuntusu demek oluyor onlar için; çirkin olmanın, kötü olmanın, aldatılmış koca olmanın, yılbaşında aylıklarının artmamış olmasının. Son romanınız övülerek dillerde dolaşıyor: İyi bir çalışma.

İnsanları sevmeyen bir insanın olabileceğini bilmek sizi meraklandıracaktır sanıyorum. işte ben, hem de öylesine az seviyorum ki onları, yarım düzinesini hemen şimdi öldürebilirim. Belki kendi kendinize sorarsınız: Neden sadece yarım düzine diye? çünkü tabancam altı mermi alıyor. işte bir canavarlık, değil mi? üstelik de Tam anlamıyla siyaset dışı bir davranış. Ama size diyorum ki: Ben onları sevemem. Ne hissettiğinizi çok iyi anlıyorum. Ama onlarda sizi çeken şey beni tiksindiriyor. Bir iktisat dergisini sol eliyle karıştırarak edepli edepli yemek yiyen adamlar gördüm ben de sizin gibi. Fokların sofrasında olmayı yeğlemem benim hatam mı? Yüz çizgilerini bir yana bırakırsanız, insan yüzüyle hiçbir şey yapamaz. Ağzını kapalı tutarak bir şey gevelediği zaman ağzının kenarları iner ve kalkar, sanki durmaksızın dinginlikten ağlamaklı bir şaşkınlığa geçer gibidir. Siz bunu seversiniz, biliyorum, siz buna "Zekânın Uyanıklığı" diyorsunuz. Ama bu benim midemi bulandırıyor, nedendir bilmiyorum, ben doğuştan böyleyim.

Aramızda ancak bir beğeni ayrımı olsaydı tedirgin etmeyecektim sizi. Ama her şey sizin yeteneğiniz varmış da benim yokmuş gibisine akıp gidiyor. Amerikanvari hazırlanmış ıstakozu sevip sevmemekte özgürüm, ama insanları sevmiyorsam bir zavallıyım ve günışığında bana yer yok. Onlar hayatın anlamını kendi tekellerine aldılar. Umarım ki söylemek istediğimi anlıyorsunuz. Üstünde: İnsancıl olmayan buraya giremez yazılı kapıları otuz üç yıldır zorluyorum işte. Giriştiğim her şeyi bırakmak zorunda kaldım. Seçmek gerekiyordu: Ya uyumsuz ve mahkûm edilmiş bir girişimi, ya da er-geç onların çıkarına yönelmesi gereken bir girişimi. İnsanlara kesin olarak aktarmadığım düşünceler; onları kendimden ayırmayı başaramıyordum, düzene koymayı başaramıyordum. Düşünceler, hafif organik devinimler olarak içimde kalıyorlardı. Kullandığım aygıtlar da öyle, başkalarına ait olduklarını hissediyordum. Sözgelişi sözcükler; bana ait sözcükler olsun isterdim. Ama kullandığım bu sözcükler, bilmiyorum kaç bilinçte sürüklendi. Sözcükler, başkalarında kazandıkları alışkanlık gereğince benim kafamda kendi kendilerine düzene giriyorlar ve size yazarken bu sözcükleri kullanırken tiksinti duyuyorum. Ama bu sondur artık. Size söyledim: İnsanları sevmek gerekiyor ya da ufak tefek işlerle uğraşmanıza izin verilirse bu yeter. İyi, ama ben ufak tefek işlerle uğraşmak istemiyorum. Şimdi tabancamı kaptığım gibi sokağa ineceğim ve onlara karşı bakalım ne yapılabilirmiş göreceğiz. Hoşçakalın bayım, karşılaşacağım insan siz de olabilirsiniz. Kafanızı patlatacağım zaman duyacağım zevki siz hiç bilemeyeceksiniz. Böyle olmazsa -büyük bir olasılıkla böyle olmayacak- yarının gazetelerini bir okuyun. Gazetede Paul Hilbert adında birinin bir öfke anında sokağa fırlayıp Edgar-Quinet Bulvarında beş yayayı temizlediğini yazdığını göreceksiniz: Büyük günlük gazete haberlerinin ne anlam taşıdığını sizin kadar kimse bilmez. Benim öfkeli bir adam olmadığımı anlayacaksınız şu halde.

Tam tersi, ben çok sakinim ve en derin duygularımın kabulünü rica ederim bayım.

Paul Hilbert

Haldun Taner - Ablam

Eski bir stilo mu daha iyi yazar, yenisi mi? Neden kemanın çok çalınmışı daha makbul oluyor? Otomobilden anlayanlara sorun, size motorun ancak iki yüz-iki yüz elli kilometreden sonra
açıldığını söyleyeceklerdir. İşte tıpkı bunun gibi kadınların da...

Yok, hayır; genç bir kadının portresine bu şekilde başlamak pek yakışık almayacak. Hem ben o tarihte böyle düşünmüş de olamam. Kadınlar üzerindeki stajı iki-üç komşu kızını aşmayan toy bir delikanlıya otuz beş yaşının objektif görüşlerini mal etmeye kalkmak, olsa olsa İstanbul'un fethinde paraşütçü kıtaların rolünü araştırmak kabilinden bir anakronizm örneği olur. 


Hikayeye nerden gireceğimi hala kestiremiyorum. Galiba yine en iyisi her şeyi başından alıp kronolojik sırayı takip etmek olacak.