röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2012 / Zeki Demirkubuz'un Katıldığı Soru-Yorum Programı

Buraya videoyu koymak isterdim ama Cnntürk'ün videolarını editleyip, internet üzerinde yayınlayan zeki insanlar, videoyu herhangi biri bloga (ya da bu videonun olduğu herhangi bir web sitesine) girince otomatik olarak başlaması şeklinde bir ayar yapmış.

Bu nedenle izlemek için Cnntürk'ün kendi sitesine buyrunuz.

11 Şubat 2012 / Cnntürk / Soru-Yorum Programı
Konuk: Zeki Demirkubuz
Uzunluk: 105dk.

Kahinar


Tuğçe Şenoğlu, 1985 yılında İstanbul’da doğdu. Müzikli, resimli bir çocukluğun ardından fotoğrafla tanıştı. İlk fotoğraf sergisini Galata Perform’un Görünürlük Projesi’ne bağlı olarak 2 yıl önce gerceklestirdi. Son dönemde Serkan Alkan ile kurdukları Kahinar isimli grupla müzik hayatına devam ederken bir taraftan da Türkiye’deki “underground” müzik gruplarının konu edildiği bir fotoğraf projesi hazırlıyor.

Norwegian Wood Soundtrack



Vietnam doğumlu yönetmen Tran Anh Hung'un Haruki Murakami'nin romanından uyarladığı İmkansızın Şarkısı (Norwegian Wood), romanın olay örgüsünden çok, duygu dünyasına sadık bir uyarlama. Tran Anh Hung'la, Murakami'nin melankoliyi, hayatta olma hissini, hüznü ve erotizmi bir arada barındıran kitabını sinemaya uyarlama süreci üzerine, İstanbul Film Festivali'nde konuk olduğu günlerde konuştuk.

Murakami'nin eserlerinin telif haklarını verme konusunda oldukça hassas davrandığını biliyoruz. 'İmkansızın Şarkısı' için nasıl izin aldınız?

Evet, Murakami ilk kitabının uyarlamasından hiç memnun kalmamıştı, kötü bir tecrübe yaşamış, o yüzden de ondan sonraki kitaplarının uyarlanmasını istememiş. Ben 1994'te kitabı okuduğumdan beri, Japonya'y her gittiğimde gazetelere bu kitabı uyarlamak istediğimi söylüyordum. Ama kimseden tepki alamıyor, çünkü onlar Murakami'nin bunu istemeyecklerini biliyorlardı. oraya tekrar Dikey Güneş Işığı (Mua he chieu thang dung, 2000) ile gittiğimde bir kez daha ilettim isteğimi. Yaklaşık beş yıl sonra filmin Japonya dağıtımcısından bir e-posta geldi. Artık Murakami ile iletişime geçme zamanımın gelmiş olabileceğini, çünkü kendisinin öykülerinden 'Tony Takitani'yi çekmesi için Japon bir yönetmene izin vermiş olduğunu söyledi. Ben de bir mektup yazıp buluşmak istediğimi belirttim. Buluştuğumuzda, çok basit ve net bir şekilde taleplerini ifade etti. Filmin bütçesini bilmek ve senaryoyu görek istedini söyledi. Senaryoyu okuduğu zaman da onayı verdi.

Filme hiç müdahale etti mi?
Hayır, beni gerçekten özgür bıraktı. Senaryoyu ilk okuduğunda bana bir sürü not gönderdi. Çok cömertçeydi bence bana o kadar çok fikir vermesi, benim için çok faydalı oldu. Sevdiğim ve film için iyi olacağını düşündüğüm bazı şeyleri tuttum ben de. Bunlar filmin daha iyi bir film olmasını sağladı. Ama Murakami çekimlere hiç gelmedi. Filmi, bittikten sonra kendisine gösterdim ve çok beğendiğini söyledi.

Senaryoyu yazarken ve filmin bütününü tasarlarken sadece 'İmkansızın Şarkısı'nı mı kendizine temel aldınız yoksa daha genel olarak Murakami dünyasını yansıtmak gibi bir kaygınız var mıydı?

Okuduğunuz kitap size bir şeyler hissettirdiğinde, uyarlayacağınız şey o duyguların kendisi oluyor. Sinema ve edebiyat bambaşka iki sanat dalı olduğundan, aslında kitabın edebi tarafından bir şeyler kullanamıyorsunuz, o yüzden de üzerinde çalışmanız gereken şey sizin kendi sanatınıza özgü olan dil; yani sinemanın dili. Bu yolla, sadece sinema aracılığıyla uyandırabileceğiniz duygulanımları keşfedebiliyorsunuz.

Bu kitabı uyarlamanın zorluklarından biri de kült bir kitap olması belki de. İnsanlar çok sahiplendikleri bir kitabın uyarlaması konusunda genellikle çok eleştirel oluyorlar çünkü...

Evet, bu gerçeğin farkındayım. Ama bunu dikkate almak zorunda değilim, çünkü ben bir film yapıyorum ve dediğim gibi önemli olan, sinemaya özgü olan dil üzerinde çalışmak. Çünkü yaptığınız şey gereçkten iyi bir film olursa o aman kitapla kıyaslama yapılamayacak bambaşka bir şeye dönüşür.

O yüzden de kitaptaki hikayelerin bir kısmını filmden çıkarmış olsanız da kitabın ruhunu tutmayı ve görsel olarak onu ön plana çıkarmayı başarıyorsunuz...

Evet, çünkü eğer mesela Watanabe'nin bilincini takip etmeye karar verip sonra bir anad Reiko ile ilgili bir şey gösterseniz, seyirci yolunu kaybeder, nereye gideceğini bilemez. Düz bir çizgide, ilerlemeyen her şeyden kurtulmanız gerekiyor filmde.

Radiohaed'den Jonny Greenwood ile işbirliğiniz nasıl gerçekleşti?

Jonny konusunda çok şanslıydım, en sonunda filmin müziklerini yapak için zaman bulabildiği için. Çekimlerden önce kendisiyle konuşmuştum, o da filmin müziklerini yapmayı kabul etmişti ama sonra bir e-posta attı. Thom Yorke yeniden onunla bir şeyler kaydetmek istiyordu ve "Thom'u biliyorsun, sonsuza kadar sürecek, tekrar geri dönüp eski olduğum kişi olmam gerekiyor, bu filmi yapamayacağım maalesef." diyordu. Ben de tamam dedim ama başım belada diye düşünüyordum. Filmin kurgusunu bitirdim, üzerine Jonny'nin Kan Dökülecek (There Will Be Blood, 2007) için yaptığı müziği koydum ve mükemmel oldu. Jonny'e bir e-posta attım, "Jonny çok iyi işliyor, lütfen, sana çok ihtiyacım var." dedim. Jonny dehşete düştü, "ne yaptın, bir İrlanda filmi için yapılmış müzikleri Japon filminin üzerine mi koydun, bu imkansız!" dedi. Ben de ona bazı sahneler gönderdim örnek olarak ve o da ikna oldu işlediğine. Sonra da bana dedi ki, "tamam eğer bir orkestra istemezsen ve sadece altı kişiyle çalışabilirsek, o zaman senin için bir şeyler bestelemeye vakit bulabilirim." Bu teklifi kabul ettim ama çalışmaya başladığı zaman Jonny mutlaka bir ortestraya ihtiyacı olduğunu anladı ve orjinal plana geri döndük. Beraber çok rahat çalıştık. Ben ona, duygu yaratacak ya da duygunun dozunu artıracak bir müzik değil, filmdeki duyguları onaylayacak bir müzik istediğimi söyledim. O yüzden bazen müzik sahnenin sonuna doğru da gelebiliyordu, çok kısa olabiliyordu. Ama aynı zamanda da ona müziğin farklı sahneler arasında gezinmesini istediğimi söyledim; birbirinden farklı sahnelere başka bir renk vermesini istediğimi... Mesela Naoko'nun itiraf sahnesinin sonunda başlayan müzik, sonraki sahnede Reiko'nun rüyasını anlattığı şakacı bir sahneye bağlanıyor ama o şaka, üzerindeki o hüzünlü müzik ile öyle bir birleşiyor ki bambaşka bir duyguya evriliyor ve üzerine bir kelime daha koyamazsınız onun. Jonny önce bana birkaç örnek gönderdi, ben de beğendiğim ve beğenmediğim şeyleri söyledim. Sonrasında da hiçbir şey bilmek istemedim, kendisi müziği besteledi, kaydetti ve bana gönderdi. Elbette konuşup çalışmamız gereken yerler oldu, mesela "bu sahnenin üzerindeki davullar çok yüksek, onları biraz kısabilir miyiz?" gibi şeyler, o da mikslerin üzerinden geçip bana geri gönderiyordu. Böyle çalıştık.

Peki filmdeki diğer şarkılar? Mesela Can grubunun şarkıları?

Can, Jonny'nin önerisiydi. Kitapta çok fazla müzik referansı vardı, o ama o şarkıları dinlediğimde duygularının o kadar da güçlü olmadığını düşündüm, hikayenin kendisi kadar güçlü değillerdi. Benim için doğru duyguları bir tek The Doors taşıyordu. O yüzden de The Doors'dan 5-6 şarkı seçtim. Ama Jonny'yle çalışmaya başladığımızda, Jonny bana Can'ı önerdi, The Doors kadar bilindik olmadığı için daha otantik bir ruh katacağını söyledi filme. Ben de dinlediğimde ona hak verdim ve sonuç olarak The Doors'dan sadece bir şarkı kullandım.

Söyleşi: Senem Aytaç, Fırat Yücel / Altyazı Dergisi, 108. Sayı

Tarkovsky's Choice: Top 10

In 1972 Andrei Tarkovsky told Leonid Kozlov about his favorite films. Tom Lasica recently talked with the critic.

I remember that wet, grey day in April 1972 very well. We were sitting by an open window and talking about various things when the conversation turned to Otar Ioseliani's film Once Upon a Time There Lived a Singing Blackbird.

"It's a good film," said Tarkovsky and immediately added, drawing out his words, "though it's, well, a little bit too... too..." He fell silent with the sentence half finished, his eyes screwed up. After a moment of intense reflection, he bit his fingernails and continued decisively, "No! No, it's a very good film!"

It was at this point that I asked Tarkovsky if he would compile a list of his favorite ten or so films. He took my proposition very seriously and for a few minutes sat deep in thought with his head bent over a piece of paper. Then he began to write down a list of directors' names - Buñuel, Mizoguchi, Bergman, Bresson, Kurosawa, Antonioni, Vigo. One more, Dreyer, followed after a pause. Next he made a list of films and put them carefully in a numbered order. The list, it seemed, was ready, but suddenly and unexpectedly Tarkovsky added another title - City Lights.
 
This is the final version of the list he made:

  1. Le Journal d'un curé de campagne
  2. Winter Light
  3. Nazarin
  4. Wild Strawberries
  5. City Lights
  6. Ugetsu Monogatari
  7. Seven Samurai
  8. Persona
  9. Mouchette
  10. Woman of the Dunes (Teshigahara)
After the list had been typed and signed "16.4.72 A. Tarkovsky," we returned to our conversation, during which he quite naturally changed the subject and started with his gentle sense of humor to talk about something of no importance. Looking back at the list today, 20 years on, it strikes me how clearly his choices characterize Tarkovsky the artist.

Like the numerous top ten lists submitted by directors to various magazines over the years, Tarkovsky's list is highly revealing. Its main feature is the severity of its choice - with the exception of City Lights, it does not contain a single silent film or any from the 30s or 40s.
The reason for this is simply that Tarkovsky saw the cinema's first 50 years as a prelude to what he considered to be real film-making. And though he rated highly both Dovzhenko and Barnet, the complete absence of Soviet films from his list is perhaps indicative of the fact that he saw real film-making as something that went on elsewhere. When considering this point, one also needs to bear in mind the polemical attitude that Tarkovsky became imbued with through his experience as a film-maker in the Soviet Union.

For Tarkovsky, the question lay not in how beautiful a film-maker's art can be, but in the heights that Art can reach. The director of Andrei Rublov strove for the most profound spiritual tension and extreme existential self-exposure in all his work and was ready to reject anything and everything that was incompatible with this end. His list, which includes three films by Bergman, undoubtedly reflects his taste both as a director and as a viewer - but the latter is subordinate to the former.
As the way he began to compile his top ten shows, this is not only a list of Tarkovsky's favorite films, but equally one of his favorite directors. Tarkovsky's and Bergman's "elective affinity" was noted long time ago, well before Sacrifice. But Bresson's film does not come top of the list by chance: Tarkovsky considered him to be a supreme creative individual. "Robert Bresson is for me an example of a real and genuine film-maker... He obeys only certain higher, objective laws of Art.... Bresson is the only person who remained himself and survived all the pressures brought by fame."

It would seem to me that the unexpected appearance of City Lights in the list can be explained similarly. What mattered most to Tarkovsky was not so much the film's cinematographic achievements or any philosophical points it made, but rather the comprehensive nature of Chaplin's self-realization as a director. "Chaplin is the only person to have gone down into cinematic history without any shadow of a doubt. The films he left behind can never grow old."

The essence of Tarkovsky's top ten films shows nothing less than his own manifesto for authorial film-making.

Source: Sight and Sound, March 1993, Volume 3, Issue 3.
*Tarkovsky hakkında yararlı bir site: http://people.ucalgary.ca/~tstronds/nostalghia.com/index.html

Apichatpong Weerasethakul - A Letter to Uncle Boonmee


Apichatpong Weerasethakul, Altın Palmiye aldığı ve benim onu keşfetmemi ardından da ona tapmamı sağlayan son uzun metrajlı filmi Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives’tan önce “Animate Projects” adı altında reenkarnasyon hakkında bir kısa film yapmış: A Letter to Uncle Boonmee.

A Letter to Uncle Boonmee’de, ıssız bir köyde bile yaşamın tüm hallerinin çevremizi sarması, çok sakin ve çok duru bir ton ile anlatılmış. Bir döngünün mevcudiyetine, yaşam enerjisinin bu döngü içerisindeki konumuna övgü niteliğinde bir film.

Uzun metrajlı filmin iskeletini oluşturan bu 18 dakikalık filmi buradan izleyebilirsiniz. Şurada ise yönetmen Animate Projects ve A Letter to Uncle Boonmee hakkında konuşuyor.