sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sergei Parajanov, Sayat Nova




(Live recording of semi-improvised score for Sergei Parajanov’s Sayat Nova.)

«Neydi, hangi niteliklerdi sizi bu filmlerde şaşırtan?” diye sorarsanız, şöyle yanıt verebiliriz: Sözgelimi, Suram Kalesi Destanı’nda (ki bu yapıtın ortağı Dodo Abaşidze’dir), Paradjanov’un sanatının kesinlikle el değmemiş ve kirlenmemiş bir dünyaya ait olduğu görülüyor. Film, mucizevi bir biçimde, tarihi gerçeklikten masala geçiyor. Bu filme başdöndürücü güzelliğini veren, başka hiçbir sinemacıda görmediğimiz, yalnızca Paradjanov’a has, bir zanaatçı sabrı ve dikkatiyle filme kaydedilen, mekanların ve tarihin o sonsuz büyüklük duygusu. Yönetmende yanıp tutuşan tezhip sanatı aşkı (Tezhip: A. Ar. L esk. Yaldız sürme, yaldızlama. 2. Süsleme, bezeme). Tarihi tablonun etinde, çizip yarma işlemi ve çıplak bakış keskinliği. İşte, filmin her planına sinir kolları dağıtan o epik kösnüllük, o heyecana bağlı dalgalanış bundan dolayıdır.»

Mustafa Irgat *

Nuit #1


Tomorrow I will vanquish the night and the rain.
For death is no more than a cold little thing.
Of no importance at all.
I will reach out to it tomorrow.
But only tomorrow.
Tomorrow,
I will reach out my hands
with great sweetness.

Luis Bunuel - Sevdiklerim & Sevmediklerim

Gerçeküstücülük döneminde kendi aranızda iyilik ve kötülüğü, doğru ile yanlışı, güzelle çirkini kesin olarak belirlemek gibi bir eğilimimiz vardı. Okunması gereken kitaplar vardı, okunmaması gereken kitaplar yapılacak şeyler vardı, sakınılması gerekenler de... Bu eski alışkanlıktan esinlenerek bu bölümü oluşturdum. Kendimi kalemimin rasgele akışına bırakarak, öylesine aklıma gelen, hoşlandığım ve hoşlanmadığım birçok şeyi toparladım. Herkese bir gün bunu yapmayı salık veririm.

Fabre'ın Souvenirs Entomologique (Böcekler Üzerine Anılar) kitabına hayranım. Aşırı gözlemleme tutkusu ve canlı yaratıklara duyduğu o sınırsız sevgiden dolayı bu kitap bana eşsiz görünür. Hatta İncil'den de üstün. Uzun bir zaman, ıssız bir adaya giderken yalnız bu kitabı götüreceğimi söyleyip durdum. Şimdi ise fikir değiştirdim: Hiç kitap götürmeyeceğim.

Chris Marker - La Jetee (1962)



Memory is the thematic and aesthetic core of Chris Marker's masterpiece La Jetée (The Jetty). Set in the far future, during the aftermath of third World War, the film tells the story of a man haunted by a distinct memory from the past, a beautiful woman he has seen as a boy in the airport just before the eruption of the war. That memory makes him a unique and indispensable individual to the victors who in trying to connect with the past and the future to salvage the present from a scarcity of important resources, are experimenting on its prisoners who have concrete mnemonic images. This man's most persisting memory is represented by a still picture of a woman in a pleasantly feminine posture, her face beaming with comforting contentment, and her hair flowing peacefully with the wind. It is his last memory of peace.

Burak Çevik - !f 2012: Keşif Bölümü

!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nin bu sene beşinci yılına giren keşif bölümü, önceki dört yılda olduğu gibi bu sene de bir çok ilginç filmi ve yönetmeni İstanbul seyircisi ile buluşturdu. Açıkçası her sene !f’in programı açıklandığında en merak ettiğim bölüm keşif bölümü oluyor. Sebebi ise çok basit; yönetmenlerin ilk veya ikinci filmlerinin gösterildiği bu bölümde karşımıza neler çıkabileceğini kestirmek çok güç. Bu güçlük, seyirci açısından bir nevi kumara dönüşüyor ve yönetmenlerin ilk filmleri olduğundan dolayı da filme dair beklentiler düşük tutuluyor. Sonuçta Keşif bölümünde izlenilen güzel bir film, seyirci için gerçekten bir keşfe dönüşüyor. Yönetmen kenara not ediliyor, yıllar boyu yeni filmleri takip ediliyor.

Festivalin merakla beklediğim keşif bölümü filmlerinden akla gelen ilk ikisi Nana ile Masum Cumartesiler’di (V Subbotu). Erkek egemenliğinden sıyrılmış, kendi bağımsızlıkları ile boğuşarak ormanın kenarındaki taş evde yaşayan bir anne ve küçük kızının hikayesi olan Nana, karanlık bir masal gibi oluşturduğu atmosferi ile, her neslin direnişini, her insanın birey olma çabasını anlatıyordu. Ancak belki de yönetmenin ilk filmi olmasından dolayı bir ritim bozukluğuna sahip olduğunu düşünüyorum. Zira altmış sekiz dakikalık bir işin bana iki saat uzunluğunda gelmesine başka bir açıklama bulamıyorum. Filmin genelini ve ardından üzerimde bıraktığı etkisini dolaysız yoldan etkileyen bu ritim sorunu, Nana’nın benim için hayal kırıklığı haline gelmesine sebep oldu.

!f 2012: V Subbotu (2011)


!f 2012: La leggenda di Kaspar Hauser (2012)


 

Tarkovsky's Choice: Top 10

In 1972 Andrei Tarkovsky told Leonid Kozlov about his favorite films. Tom Lasica recently talked with the critic.

I remember that wet, grey day in April 1972 very well. We were sitting by an open window and talking about various things when the conversation turned to Otar Ioseliani's film Once Upon a Time There Lived a Singing Blackbird.

"It's a good film," said Tarkovsky and immediately added, drawing out his words, "though it's, well, a little bit too... too..." He fell silent with the sentence half finished, his eyes screwed up. After a moment of intense reflection, he bit his fingernails and continued decisively, "No! No, it's a very good film!"

It was at this point that I asked Tarkovsky if he would compile a list of his favorite ten or so films. He took my proposition very seriously and for a few minutes sat deep in thought with his head bent over a piece of paper. Then he began to write down a list of directors' names - Buñuel, Mizoguchi, Bergman, Bresson, Kurosawa, Antonioni, Vigo. One more, Dreyer, followed after a pause. Next he made a list of films and put them carefully in a numbered order. The list, it seemed, was ready, but suddenly and unexpectedly Tarkovsky added another title - City Lights.
 
This is the final version of the list he made:

  1. Le Journal d'un curé de campagne
  2. Winter Light
  3. Nazarin
  4. Wild Strawberries
  5. City Lights
  6. Ugetsu Monogatari
  7. Seven Samurai
  8. Persona
  9. Mouchette
  10. Woman of the Dunes (Teshigahara)
After the list had been typed and signed "16.4.72 A. Tarkovsky," we returned to our conversation, during which he quite naturally changed the subject and started with his gentle sense of humor to talk about something of no importance. Looking back at the list today, 20 years on, it strikes me how clearly his choices characterize Tarkovsky the artist.

Like the numerous top ten lists submitted by directors to various magazines over the years, Tarkovsky's list is highly revealing. Its main feature is the severity of its choice - with the exception of City Lights, it does not contain a single silent film or any from the 30s or 40s.
The reason for this is simply that Tarkovsky saw the cinema's first 50 years as a prelude to what he considered to be real film-making. And though he rated highly both Dovzhenko and Barnet, the complete absence of Soviet films from his list is perhaps indicative of the fact that he saw real film-making as something that went on elsewhere. When considering this point, one also needs to bear in mind the polemical attitude that Tarkovsky became imbued with through his experience as a film-maker in the Soviet Union.

For Tarkovsky, the question lay not in how beautiful a film-maker's art can be, but in the heights that Art can reach. The director of Andrei Rublov strove for the most profound spiritual tension and extreme existential self-exposure in all his work and was ready to reject anything and everything that was incompatible with this end. His list, which includes three films by Bergman, undoubtedly reflects his taste both as a director and as a viewer - but the latter is subordinate to the former.
As the way he began to compile his top ten shows, this is not only a list of Tarkovsky's favorite films, but equally one of his favorite directors. Tarkovsky's and Bergman's "elective affinity" was noted long time ago, well before Sacrifice. But Bresson's film does not come top of the list by chance: Tarkovsky considered him to be a supreme creative individual. "Robert Bresson is for me an example of a real and genuine film-maker... He obeys only certain higher, objective laws of Art.... Bresson is the only person who remained himself and survived all the pressures brought by fame."

It would seem to me that the unexpected appearance of City Lights in the list can be explained similarly. What mattered most to Tarkovsky was not so much the film's cinematographic achievements or any philosophical points it made, but rather the comprehensive nature of Chaplin's self-realization as a director. "Chaplin is the only person to have gone down into cinematic history without any shadow of a doubt. The films he left behind can never grow old."

The essence of Tarkovsky's top ten films shows nothing less than his own manifesto for authorial film-making.

Source: Sight and Sound, March 1993, Volume 3, Issue 3.
*Tarkovsky hakkında yararlı bir site: http://people.ucalgary.ca/~tstronds/nostalghia.com/index.html

Stan Brakhage - The Act of Seeing with One's Own Eyes (1971)


The Act of Seeing with One's Own Eyes, hayatında sadece bir kere (o da çok genç yaşında) cansız beden görmüş Stan Brakhage'nin 40'lı yaşlarına geldiğinde açığa çıkan ölüm korkusunun sinemaya yansımış hali. Yorumdan, metafordan arındırılmış gerçek. Belki bir şekilde kişinin yaşama ve kendisine olan bakış açısını değiştirebilecek güçte bir iş.

Brakhage'nin her türlü yorumdan arındırılmış kamerası, bir morga giriyor ve cansız bedenlere yapılan otopsileri izliyor. İlk başta oldukça iğrenç bulacağınız görüntülere bir süre sonra alışıyorsunuz ve farkediyorsunuz ki, gerçekten de izlediğimiz şey bir et parçasının kesilmesinden öte değil. İşte bu noktada insan ya ruhun önemine -varlığına- inanıyor ya da bunun aksine, varlığın sadece et ve kemikten oluştuğunu, bilinç kaybının -ölümün- her şeyin sonu olduğuna inanıyor.

Ama asıl soru şu ki, sinema bir 'kurucusu' olmadan salt gerçek neticesinde porno ile aynı değeri taşımaz mı?

2011: Sinema Hala Ölmemiş

2011 biterken önemli önemsiz tüm sinema dergileri, siteleri, eleştirmenler yıl içerisinde izledikleri en iyi ve en kötü filmleri sıralıyorlar. Bu iş tabii ki Türkiye'de biraz daha farklı işliyor çünkü 2011'in daha bir çok önemli filmini ülkemizde vizyona girmedi. Bir kısmını festivallerden bir kısmını ise internetten bir şekilde izledik ama 2012'deki İstanbul Film Festivali'nin bitimine kadar bu yılın listesini çıkarmak oldukça anlamsız bir düşünce. Ama sonuç olarak dayanamadım ve ben de bu anlamsız düşünceyi harekete çevirdim, ortaya bir liste çıkardım. Filmlerin bazıları 2010, bazıları 2011 yapımı. 2010 yapımı filmleri bu listeye eklemek konusunda haklı bir gerekçem var. 2010 yılında çekilmiş olsalar bile çoğu Türkiye'de (ve hatta bazı filmler için dünyada bile diyebiliriz.) 2011 yılında vizyona girme şansı bulabildiler. Sonuç olarak ben oturup yıl içerisinde izlediğim on küsür adet beğendiğim filmi sıralayabiliyorsam, bu benim için sinemanın can çekişse de daha ölmediğinin kanıtıdır.

Haiku

Eriğin çiçekli dalı
Kendini kıran adama
Uzatıyor kokusunu.
      *   
To the one breaking it ---
the fragrance
of the plum.
Chiyo-ni /Kaga no Chiyo (1701-1775)

Ekşisözlük'teki bir yazıdan öğrendiğime göre, Roland Barthes, 'Romanın Hazırlanışı' adlı kitabında Haiku'nun çözümlemesini/incelemesini yapmış. Bu Japon şiirini yazabilmek için sadece doğru hece ölçüsünü tutturmak yeterli değilmiş. Bu düşünce ile de her üçlüğün Haiku sayılamayacağını, içerik ve biçimle ilgili daha başka nitelikler barındırması gerektiğini, Haiku'nun doğu düşüncesinin tam bir özeti olduğunu, batı şiiri gibi eğreltilemelerle boğulmadığını hatta bu biçimin eğretileme ne bilmediğini, her şeyi kendi içinde anladığını ve öyle yansıttığını, zaman, mekan ve hava durumuna/mevsimlere çok daha duyarlı olduğunu ve bunları sadece bir motif olarak kullanmaktan daha çok şiirin özünü oluşturan şeyler olduğunu, Haiku'nun aslında batı edebiyatındaki romanın özünü çok iyi kavradığını, bunu çok konsantre bir biçimde yaptığını, olabilecek en kısa anın, olabilecek en yalın şekilde hissettirildiğini ama bunu yaparken betimlemeden çok daha başka yöntemler geliştirdiğini ve bunun batı edebiyatına ne kadar uzak ve belki de yaratmanın batı edebiyatına nazaran çok daha zor olduğundan bahsetmiş.

Barthes, Proust'un sekiz ciltte yapmaya çalıştığını -ve yaptığını- Haiku'nun çok daha kısa bir biçimde yerine getirdiğini söylemiş.

Haiku bir anın resmini gözünün önüne getiren en güzel biçimlerden biridir. Japon resmine de bu gözle bakıldığında özlerindeki benzerliği görmek için çok da bilmeye gerek yoktur.

Haiku'nun sinema ile etkileşimi girdiği anları düşünüyorum. Akira Kurosawa'nın hayatını anlattığı kitabında Haiku'ya olan düşkünlüğünden bahsettiğini hatırlıyorum. Kurosawa'nın filmlerinde Haiku'nun izlerini görebiliriz. Tarkovsky'nin sinemasının da şiirden beslenen bir aşkınsallığı barındırdığı düşünüyorum. Kendisi, babasının şair olmasından dolayı, şiire küçük yaşta ilgi duyuyordu. Elimde somut bir kanıt yok ama Tarkovsky'nin Haiku okumayı sevdiğinden, Haiku dizelerinden etkilendiğinden eminim. Kendisinin sinemada yaratmaya çalıştığı şey tam da Haiku'nun şiirdeki karşılığıydı.

Bir proje olarak 'Haiku filmleri' yapılabilir. Düşünmem gerek.

Lars Von Trier, Copenhagen, April 13, 2011

 
 "It was like waking from a dream: my producer showed me a suggestion for a poster. “What is that?” I ask. ”It’s a film you’ve made!” she replies. ”I hope not,” I stammer. trailers are shown ... Stills ... It looks like shit. I’m shaken.

Don’t get me wrong ... I’ve worked on the film for two years. with great pleasure. But perhaps I’ve deceived myself. Let myself be tempted. Mot that anyone has done anything wrong ... On the contrary, everybody has worked loyally and with talent toward the goal defined by me alone. But when my producer presents me with the cold facts, a shiver runs down my spine.

This is cream on cream. A woman’s film! I feel ready to reject the film like a wrongly transplanted organ.

But what was it I wanted? With a state of mind as my starting point, I desired to dive headlong into the abyss of german romanticism. Wagner in spades. That much I know. But is that not just another way of expressing defeat? Defeat to the lowest of cinematic common denominators? Romance is abused in all sorts of endlessly dull ways in mainstream products.

And then, I must admit, I have had happy love relationships with romantic cinema ... To name the obvious: Visconti! German romance that leaves you breathless. But in Visconti, there was always something to elevate matters beyond the trivial ... Elevate it to masterpieces! I am confused now and feel guilty. What have I done? Is it ’Exit Trier?’ I cling to the hope that there may be a bone splinter amid all the cream that may, after all, crack a fragile tooth ... I close my eyes and hope!"

Lars Von Trier, Copenhagen, April 13, 2011.

Misuses of Cinema (about Tsai Ming-liang)

Art and Entertainment
Tsai Ming-liang: "If film is art, then the work should be an artist’s reflections, rather than something catering to the mass public. [..]  Nothing is random, and nothing should be made just for profit. [..] Film is not for entertainment only. [..] Nowadays, the number of films people watch usually exceeds the number of books they read. But what kind of movies do they watch? They are full of commercial fictions screened repetitively on TV, most of which are from Hong Kong [..] For those people, that’s what cinema is meant for: entertainment. For them, art is a far-fetched concept. [..] They announce the death of cinema because the films have no marketing value."

Lisandro Alonso says the same thing. It is sad that the general audience sometimes needs to be reminded that art is not a predigested commodity. But what is even more tragic is that critics who run the forefront specialized film press, also need to be reminded that "entertainment standards" (boredom, climax) cannot be used to judge art films that try to create art without these clutches of theatrical spectacle...

François Truffaut - Les Mistons


Kitap haline getirilmiş Truffaut'nun Mektupları aracılığı ile Truffaut'ya olan aşkımdan, Les Quatre Cent Coups'un bünyemde yarattığı onarılamaz etkisinden biraz bahsetmiştim.

Truffaut'un ilk kısa filmi Les Mistons'u izlemeden yıllar önce, elime filmin sadece diyaloglarından oluşan metni geçmişti. O dönem liseye daha geçmemiş, hiç kısa film çekmemiştim. Sanırım ilköğretimin son yılıydı ve içimde müthiş bir film çekme, yaratma isteği bulunuyordu. Planım şuydu, Les Mistons'un diyaloglarını alacak, senaryoyu kendim kurup, diyalogları aynı bırakacaktım ve Truffaut'un yapmış olduğu ilk kısa film aynı zamanda benim de ilk kısa filmim olacaktı.

Bunu hiç bir zaman gerçekleştiremedim. Aradan zaman geçince ve bu düşüncemi gerçekleştiremeyeceğimi anlayınca da Les Mistons'u izledim.

Şimdi geriye dönüp, Truffaut'nun ve o dönem Fransız Yeni Dalga akımına katkıda bulunmuş ufak yönetmenler topluluğunun akıbetine bakınca, bu filmi rahatlıkla zihnimde bir yere oturtabiliyorum. Hakkı Kurtuluş'un hakkını vermek gerek, doğru söylemiş; Fransız Yeni Dalga akımı dediğimiz şey aslında "Kadın Nedir?" sorusuyla kafayı bozmuş bir grup zeki adamın (ve Varda'nın) sinemayla cevap arayışıdır.

Víg Mihály - Filmzenek (Béla Tarr'ın Filmlerinden Müzikler)

 

You are the sun. The sun doesn't move, this is what it does. You are the earth. The earth is here for a start, and then the earth moves around the sun. And now, we'll have an explanation that simple folks like us can also understand, about immortality. All i ask is that you step with me into the boundlessness, where constancy, quietude and peace, infinite emptiness reign. And just imagine, in this infinite sonorous silence, everywhere is an impenetrable darkness. Here, we only experience general motion, and at first, we don't notice the events that we are witnessing. The brilliant light of the sun always sheds its heat and light on that side of the earth which is just then turned towards it. And we stand here in it's brilliance. This is the moon. The moon revolves around the earth. What is happening? We suddenly see that the disc of the moon, the disc of the moon, on the sun's flaming sphere, makes an indentation, and this indentation, the dark shadow, grows bigger... And bigger. And as it covers more and more, slowly only a narrow crescent of the sun remains, a dazzling crescent. And at the next moment, the next moment - Say that it's around one in the afternoon - A most dramatic turn of event occurs. At that moment the air suddenly turns cold. Can you feel it? The sky darkens, then goes all dark. The dogs howl, rabbits hunch down, the deer run in panic, run, stampede in fright. And in this awful, incomprehensible dusk, even the birds... The birds too are confused and go to roost. And then... Complete silence. Everything that lives is still. Are the hills going to march off? Will heaven fall upon us? Will the earth open under us? We don't know. We don't know, for a total eclipse has come upon us... But... But no need to fear. It's not over. For across the sun's glowing sphere, slowly, the moon swims away. And the sun once again bursts forth, and to the earth slowly there comes again light, and warmth again floods the earth. Deep emotion pierces everyone. They have escaped the weight of darkness.

Béla Tarr - Werckmeister Harmóniák (açılış sahnesi)

Béla Tarr - A Torinoi Lo

 
Béla Tarr, geçen sene İstanbul Film Festivali'e son filmi olan A Torinoi Lo'yu sunmak ve bir masterclass vermek için gelmişti. İstanbul'un elit sanat takipçileri, biletler satışa çıktıktan beş dakika kadar sonra A Torinoi Lo'nun tüm seanslarının biletlerini tüketmişti. Filme heyecanla giren güruh, Atlas Sineması'nın girişinde ayakta dikilen yönetmeni tanımadan, farketmeden sinema salonuna yöneliyordu. Bir süre cesaretimi topladıktan sonra yavaşça Béla Tarr'ın yanına yaklaştım, elini sıktım ve kulağına fısıldadım: 'I watched Werckmeister Harmóniák two years ago and it gave me a clue about how cinema should be. Thank you.. Thank you.' O ise sessizliğini bozmayarak gözleri ile gülümsedi, elimi tekrardan sıktı.

A Torinoi Lo, tanrının olmadığı bir dünyada, varolmanın dayanılmaz ağırlığı hakkında anti-genesis bir 'pure cinema' deneyimi/denemesiydi.
"Friedrich Nietzsche, 3 Ocak 1889' da Torino’da, Via Carlo Alberto’ daki 6 numaralı kapıdan sokağa adımını atar. Belki yürüyüş yapmak, belki de postaneden mektuplarını almaktır amacı. Kendisine uzak olmayan ya da fazlasıyla uzakta kalan bir fayton sürücüsü inatçı atına söz dinletemiyordur. Faytoncunun tüm baskılarına rağmen, hareket etmeyi reddediyordur at. Sonra, ismi muhtemelen Giuseppe Carlo Ettore olan faytoncunun sabrı taşar ve kırbacını eline alır. Nietzsche, kalabalığın yanına gelir ve o ana dek öfkeyle köpüren sürücünün acımasız sahnesini sona erdirir. Sağlam yapılı ve gür bıyıklı Nietzsche, birden faytona atlar ve kollarını atın boynuna dolayıp hıçkırarak ağlamaya başlar. Olaya şahit olan diğerleri, Nietzsche’yi evine bırakır. iki gün boyunca bir divanda hareketsiz ve sessizce dinlenir Nietzsche. Ta ki son sözlerini mırıldanıncaya dek ''Mutter, ich bin dumm!'' ( Anne, ne aptalım! ) ve yaşamının kalan son on yılını, uysal ve delirmiş bir şekilde annesinin ve kız kardeşlerinin himayesi altında geçirir.. Atın akıbeti hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz." Béla Tarr

Apichatpong Weerasethakul - Phantoms of Nabua

Phantoms of Nabua, Apichatpong Weerasethakul'un Animate Projects dahilinde bir çalışması.

Tıpkı A Letter to Uncle Boonmee gibi, Phantoms of Nabua'da bir evin portresini sunuyor. Yönetmen, bu 'portre çalışmasında' ışığı, insanı terleten bir iletişim aracı olarak ele alıyor. İletişim, sosyalleşmek ve toplum içinde var olmak, bu ışık sayesinde gerçekleşiyor ama tüm bu varoluş içerisinde 'terlemek' kaçınılmaz hale geliyor.

Ev, insana rahat bir yaşayış sağladığı gibi onun yıkımına da sebep oluyor.

Man Ray ve Nesne


*Moi'ye selamlar.

Aşkın 'Mauvais Sang' Hali

İçimde; seni kaçırırsam, her şeyi kaçıracakmışım gibi bir his var. Hayır, bu hayatla ilgili değil. Öyle olsaydı, umursamazdım zaten. Ama, bu hayatla ilgili değil Anna. Seni seviyorum. Bunu anlayacaksın.
Kız ile erkeğin arasındaki sürtünmeden doğan kıvılcımı, hiçbir film bu kadar hümanist bakış açısıyla irdelememişti. Acıtan, ateşe dönüşmesi imkansız aşkın kıvılcımını inatla sürdüren çiftin, normal şartlarda bu dünyanın insanları tarafından kabul göremeyecek ilişkisi, seyircinin gündelik aşka ve sanatta var olan aşka olan tüm bakışını değiştirmeyi, bir süreliğine bu aşklardan başka bir gerçeklikte aşk yaratılmasını ve değerlendirilmesini sağlıyor.

Melankoli, yüzlerden imza gibi okunuyor. Cümleler gırtlakta düğümleniyor. Aşk, vücutta sadece bir öfke nöbeti olarak can buluyor. Dışa vurulması gerekilen bir güç, klinik tedavisi mümkün olmayan, dünya evi hislerden (zorunluluklardan) çok ayrı ve fazlasıyla zararlı..

Bazen sanatın, bakış açısının sado mazoşist pornografisi olduğunu, acıtarak zevk verdiğini ve tahrip ederek var ettiğini düşünüyorum.