bela tarr etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bela tarr etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011: Sinema Hala Ölmemiş

2011 biterken önemli önemsiz tüm sinema dergileri, siteleri, eleştirmenler yıl içerisinde izledikleri en iyi ve en kötü filmleri sıralıyorlar. Bu iş tabii ki Türkiye'de biraz daha farklı işliyor çünkü 2011'in daha bir çok önemli filmini ülkemizde vizyona girmedi. Bir kısmını festivallerden bir kısmını ise internetten bir şekilde izledik ama 2012'deki İstanbul Film Festivali'nin bitimine kadar bu yılın listesini çıkarmak oldukça anlamsız bir düşünce. Ama sonuç olarak dayanamadım ve ben de bu anlamsız düşünceyi harekete çevirdim, ortaya bir liste çıkardım. Filmlerin bazıları 2010, bazıları 2011 yapımı. 2010 yapımı filmleri bu listeye eklemek konusunda haklı bir gerekçem var. 2010 yılında çekilmiş olsalar bile çoğu Türkiye'de (ve hatta bazı filmler için dünyada bile diyebiliriz.) 2011 yılında vizyona girme şansı bulabildiler. Sonuç olarak ben oturup yıl içerisinde izlediğim on küsür adet beğendiğim filmi sıralayabiliyorsam, bu benim için sinemanın can çekişse de daha ölmediğinin kanıtıdır.

Víg Mihály - Filmzenek (Béla Tarr'ın Filmlerinden Müzikler)

 

You are the sun. The sun doesn't move, this is what it does. You are the earth. The earth is here for a start, and then the earth moves around the sun. And now, we'll have an explanation that simple folks like us can also understand, about immortality. All i ask is that you step with me into the boundlessness, where constancy, quietude and peace, infinite emptiness reign. And just imagine, in this infinite sonorous silence, everywhere is an impenetrable darkness. Here, we only experience general motion, and at first, we don't notice the events that we are witnessing. The brilliant light of the sun always sheds its heat and light on that side of the earth which is just then turned towards it. And we stand here in it's brilliance. This is the moon. The moon revolves around the earth. What is happening? We suddenly see that the disc of the moon, the disc of the moon, on the sun's flaming sphere, makes an indentation, and this indentation, the dark shadow, grows bigger... And bigger. And as it covers more and more, slowly only a narrow crescent of the sun remains, a dazzling crescent. And at the next moment, the next moment - Say that it's around one in the afternoon - A most dramatic turn of event occurs. At that moment the air suddenly turns cold. Can you feel it? The sky darkens, then goes all dark. The dogs howl, rabbits hunch down, the deer run in panic, run, stampede in fright. And in this awful, incomprehensible dusk, even the birds... The birds too are confused and go to roost. And then... Complete silence. Everything that lives is still. Are the hills going to march off? Will heaven fall upon us? Will the earth open under us? We don't know. We don't know, for a total eclipse has come upon us... But... But no need to fear. It's not over. For across the sun's glowing sphere, slowly, the moon swims away. And the sun once again bursts forth, and to the earth slowly there comes again light, and warmth again floods the earth. Deep emotion pierces everyone. They have escaped the weight of darkness.

Béla Tarr - Werckmeister Harmóniák (açılış sahnesi)

Béla Tarr - A Torinoi Lo

 
Béla Tarr, geçen sene İstanbul Film Festivali'e son filmi olan A Torinoi Lo'yu sunmak ve bir masterclass vermek için gelmişti. İstanbul'un elit sanat takipçileri, biletler satışa çıktıktan beş dakika kadar sonra A Torinoi Lo'nun tüm seanslarının biletlerini tüketmişti. Filme heyecanla giren güruh, Atlas Sineması'nın girişinde ayakta dikilen yönetmeni tanımadan, farketmeden sinema salonuna yöneliyordu. Bir süre cesaretimi topladıktan sonra yavaşça Béla Tarr'ın yanına yaklaştım, elini sıktım ve kulağına fısıldadım: 'I watched Werckmeister Harmóniák two years ago and it gave me a clue about how cinema should be. Thank you.. Thank you.' O ise sessizliğini bozmayarak gözleri ile gülümsedi, elimi tekrardan sıktı.

A Torinoi Lo, tanrının olmadığı bir dünyada, varolmanın dayanılmaz ağırlığı hakkında anti-genesis bir 'pure cinema' deneyimi/denemesiydi.
"Friedrich Nietzsche, 3 Ocak 1889' da Torino’da, Via Carlo Alberto’ daki 6 numaralı kapıdan sokağa adımını atar. Belki yürüyüş yapmak, belki de postaneden mektuplarını almaktır amacı. Kendisine uzak olmayan ya da fazlasıyla uzakta kalan bir fayton sürücüsü inatçı atına söz dinletemiyordur. Faytoncunun tüm baskılarına rağmen, hareket etmeyi reddediyordur at. Sonra, ismi muhtemelen Giuseppe Carlo Ettore olan faytoncunun sabrı taşar ve kırbacını eline alır. Nietzsche, kalabalığın yanına gelir ve o ana dek öfkeyle köpüren sürücünün acımasız sahnesini sona erdirir. Sağlam yapılı ve gür bıyıklı Nietzsche, birden faytona atlar ve kollarını atın boynuna dolayıp hıçkırarak ağlamaya başlar. Olaya şahit olan diğerleri, Nietzsche’yi evine bırakır. iki gün boyunca bir divanda hareketsiz ve sessizce dinlenir Nietzsche. Ta ki son sözlerini mırıldanıncaya dek ''Mutter, ich bin dumm!'' ( Anne, ne aptalım! ) ve yaşamının kalan son on yılını, uysal ve delirmiş bir şekilde annesinin ve kız kardeşlerinin himayesi altında geçirir.. Atın akıbeti hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz." Béla Tarr

Sharunas Bartas - Praėjusios Dienos Atminimui


Sharunas Bartas, Avrupa'da az ama öz bir izleyici kitlesi edinmiş, Litvanya'dan çıkan önemli yönetmenlerin başında gelen bir isim. Bu yönetmeni keşfetmem, teknoloji ile arası olmayan bir sinefil dostumun bir gün benden Sharunas Bartas'ın filmlerini bulmamı rica etmesi ile oldu.

Hiçbir filmi Türkiye'de değil vizyon, festivalde bile gösterilme şansı bulmayan yönetmenin filmlerinde Tarkovsky'nin aşkınsallığına yakın anlar göze çarpıyor. Belki filmlerinde Tarkovsky kadar iyi mizansenlere, incelikle işlenmiş karakterlere rastlamıyoruz ama zaten Sharunas Bartas tam da bu noktada Tarkovsky ve diğer yönetmenlerden ayrılıyor. Bir çok insan Sharunas Bartas ve Tarkovsky arasında bir bağ kursa da, ben bu bağı göremiyorum. Eğer Bartas'ın ilham aldığını düşündüğüm tek bir yönetmen söylemem gerekirse, bu Bela Tarr olurdu. Geniş manzara planları, filmin geneline yayılmış ve filmin ruhu haline gelmiş uzun plan sekanslar, karakterlerin umutsuzca etrafa savrulup, bir anlam ya da kaçış umudu kırıntısı ile suskunca birbirlerine çarpıp, kaderin gerekliliğini yaşama serüvenleri Bartas'ın filmlerinde oldukça mistik bir hava ile ele alınıyor. Filmlerin gerçekçi tarafı var, hem de bu gerçekçi taraf çok ağır basıyor ama benim bahsettiğim mistik taraf, filmin 'kurulmuş' (inşaa edilmiş) saf sinemayı seyirciye hissettirmesi ile alakalı. Film bitince, geriye filmin kuruluğu değil, bıraktığı kekremsi, bir kere alışıldı mı bırakılması güç tadı kalıyor. Yönetmeni, diğer auteur yönetmenlerden ayırmamı sağlayan şey, bu belli belirsiz bıraktığı kekremsi tadın, betimlemesi güç atmosferin ardında yatan öznel ustalık.

İnternette bile bulunması zor filmlerinde, karakterlerden çok yarattığı mizansenlerin ve kamera hareketlerinin 'konuşmasını' sağlayan Bartas'ın sadece iki filmini izledim. Bunlar ise, bugüne kadar dokuz film çekmiş olan yönetmenin 1990 tarihli Praėjusios Dienos Atminimui ve 1991 tarihli Trys Dienos filmleriydi.

Trys Dienos, hayatın anlamsızlığına vurgu yapan konusu, az konuşan karakterleri ve ilk defa karşılaştığım minimalist tarzı ile dikkatimi çekti. Filmdeki ağır atmosferin sebebi biraz da anlamlandırılması, belirli bir kelime ile yaftalanması güç soyutluğunden geliyordu. Bu soyutluk aynı zamanda filmin şiirselliğinin de gizli temelini oluşturuyordu.

Praėjusios Dienos Atminimui ise savaş sonrası Litvanya'nın başkenti Vilnius'taki insanların yaşadığı, sarılması güç yaraların portresini ortaya koyan ve bence sinema tarihinde ulaşılması güç bir noktaya çıkan bir yapıt. Bartas yine içimize sessizce taş oturtan kendine has şiirsel üslubu ile o halkın yalnızlığını, izole olmuşluğunu ve çaresizce kendi rutin yaşamlarına devam etme çabalarını belgesele yakın bir şekilde anlatıyor. Böylesi bir atmosferi oluşturup, böylesi düzgünce aktarılması güç duyguları sinema sanatı aracılığı ile seyirciye geçirebilen film ve yönetmen sayısı çok azdır.

Avrupa'da bu diyalogsuz filmi ile adını duyuran Bartas'ın Koridorius ve Freedom filmleri de merak uyandırıyor. Özellikle de, siyah beyaz, sessiz bir film olan ve Sovyetlerin yıkılmasından sonraki Litvanya'yı konu alan, farklı bir film olduğu her halinden belli Koridorius'u merak ediyorum.