françois truffaut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
françois truffaut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

François Truffaut - Les Mistons


Kitap haline getirilmiş Truffaut'nun Mektupları aracılığı ile Truffaut'ya olan aşkımdan, Les Quatre Cent Coups'un bünyemde yarattığı onarılamaz etkisinden biraz bahsetmiştim.

Truffaut'un ilk kısa filmi Les Mistons'u izlemeden yıllar önce, elime filmin sadece diyaloglarından oluşan metni geçmişti. O dönem liseye daha geçmemiş, hiç kısa film çekmemiştim. Sanırım ilköğretimin son yılıydı ve içimde müthiş bir film çekme, yaratma isteği bulunuyordu. Planım şuydu, Les Mistons'un diyaloglarını alacak, senaryoyu kendim kurup, diyalogları aynı bırakacaktım ve Truffaut'un yapmış olduğu ilk kısa film aynı zamanda benim de ilk kısa filmim olacaktı.

Bunu hiç bir zaman gerçekleştiremedim. Aradan zaman geçince ve bu düşüncemi gerçekleştiremeyeceğimi anlayınca da Les Mistons'u izledim.

Şimdi geriye dönüp, Truffaut'nun ve o dönem Fransız Yeni Dalga akımına katkıda bulunmuş ufak yönetmenler topluluğunun akıbetine bakınca, bu filmi rahatlıkla zihnimde bir yere oturtabiliyorum. Hakkı Kurtuluş'un hakkını vermek gerek, doğru söylemiş; Fransız Yeni Dalga akımı dediğimiz şey aslında "Kadın Nedir?" sorusuyla kafayı bozmuş bir grup zeki adamın (ve Varda'nın) sinemayla cevap arayışıdır.

François Truffaut'un Mektupları


Bundan yıllar önce François Truffaut'nun üç önemli filmi kabul edilen, Le Quatre Cents Coups, Jules et Jim ve Le Dernier Métro'nun dvdlerini box-set şeklinde rafta dururken, kapağında Le Quatre Cents Coups'un başrolü Jean-Pierre Léaud vardı. Zaten ilk dikkatimi çeken şey Doinel'i canlandıran Léaud'un donuk bakışları olmuştu. O dönem sinemayı yeni yeni tanıyordum, biriklerimlerim erginleşmemişti ve nedenini tam bilemesem de sanırım Truffaut'dan çekindiğim için filmlerini alıp izlemedim. Kendisiyle tanışmayı bilinçli olarak bir süre erteledim. Belki Doinel'in bakışlarının soğukluğu buna sebep olmuştu, hatırlamam güç. Sevdiğim bir tanıdığım, bana doğum günümde bahsettiğim bu dvd setini armağan edince, Truffaut'nun dünyasını çekinerek de olsa keşfetmeye başladım.

Le Quatre Cents Coups'ı izlediğim zamanı ve filmin bittiği anki hissettiğim aşkınsallığı şu an bile berrak bir şekilde hatırlıyorum. Eğer bir gün film yapma şansına erişirsem, böylesine ulaşamayacağımı daha o saniye farketmiştim. Bu duygu beni bir kaç haftalığına hafif depresyona soktu, umutsuzluğa sürükledi ama zamanla gerçeği kabullendim.

Sonraki yıllarda Truffaut'un filmlerine hep hazine olarak yaklaştım. Eğer hepsini oturup bir günde izlersem, bu hazineye yazık olacaktı. Bu sebep ile dozları hep hafif hafif, büyük aralıklar ile aldım. İzlemediğim Truffaut filmi kalmasın, ilerideki yaşantımda daha çok Truffaut filmi izleyebileyim diye büyük bir irade ile her seferinde başka bir film izledim.

Bu süreçte Le Quatre Cents Coups'ı 3 kere izledim. Dedemin uyumam için beni sürekli azarladığı bir gece yarısı çatı katında La Mariée Etait En Noir filminin izledim ve altına Jeanne Moreau'ya olan aşkımı not aldım. (Daha sonra kendisini gerçek hayatta görüp, önünde büyük bir aşk ile eğileceğimi bilemezdim.) Jules et Jim'deki hem anne hem sevgili durumlarını ve filmin muhteşem kurulmuş dengesini hayranlıkla izledim. Fahrenheit 451'de, bir insanın kitaplara olan ilanı-ı aşkını izledim. Shoot the Piano Player ile beklentileri yıkan ve yeni bir beklenti kuran Truffaut'u izledim. Antoine et Colette ile devam eden Doinel'in hikayesini izlediğimde, 'Evet 20'li yaşlarda aşk böyle bir şeydir.' dedim. (Bunu söylediğimde yaşım 17'ydi.) Mesela, Truffaut'un ilk kısa filmi olan Les Mistons'un senaryosunu bulup, sadece diyaloglarını okuyup, ortaya bir senaryo çıkarmış ve bunu çekmek istemiştim. Tabii ki filmi çekemedim. Arzum, Truffaut'un ilk kısa filmi ile kendi ilk kısa filmimi karşılaştırmaktı.

Tüm bu filmleri hayranlıkla izledikten sonraki haftalar, hiç aksatmadan hafif depresyonlara yakaladım. Truffaut'nun sinemaya ve edebiyata duyduğu sevginin boyutuna ulaşmam imkansızdı. 'Sinema, hayatın kendisinden daha önemli midir?' sorusunu sorma cesaretini göstermiş bir insan ile kendimi nasıl kıyaslayabilirdim ki? Sinema, Truffaut'un babasıydı, edebiyat ise annesi.

Truffaut, okuldan kaçıp kaçıp hangi filmleri izliyordu? İzlediği filmler hakkında ne düşünüyordu? İki saatliğine hayattan koptuğu ve her şeyi unuttuğu sinema salonları ona hangi duyguları veriyordu? İşte bu sorulara verdiği cevaplar sebebiyle, Truffaut'un, 13 yaşından başlayarak yaşamının son zamanlarına kadar olan tüm mektuplaşmalarının kitap haline getirilmesi benim açımdan çok farklı bir öneme sahip. Truffaut'un daha 13 yaşındayken hayatının merkezine kabul ettiği sinema, yıllar geçtikçe öneminden bir şey kaybetmiyor, tam tersine katlanarak büyüyor ve her geçen yıl, her bir mektup sonrası kendisinin gelişim haritası açıkça ortaya çıkıyor.

Truffaut'un, daha 27 yaşındayken çektiği ilk filmi Le Quatre Cents Coups, Cannes Film Festivali'nin yarışma bölümüne seçilince Godard'a attığı 'We have won / Kazandık' içerikli mektubu görülebilir. Kitabın önsözünde belirttiğine göre, Godard'ın cevabı ise  'Daha savaş yeni başlıyor.' oluyor.

Bu kitap haline getirilmiş mektuplar tam olarak bizi aydınlatmasa da bir gelişimin ipuçlarını taşıdıkları için önemli. Mektupların hepsini okumadım, Truffaut'a ait ne varsa hala biriktirmeye ve hayatta kalmaya yetecek miktarda tüketmeye devam ediyorum.

Fransızca'dan İngilizce'ye çevrilmiş olan mektupların kitaplaştırılmış haline buradan ulaşabilirsiniz.