Memory is the thematic and aesthetic core of Chris Marker's masterpiece La Jetée (The Jetty). Set in the far future, during the aftermath of third World War, the film tells the story of a man haunted by a distinct memory from the past, a beautiful woman he has seen as a boy in the airport just before the eruption of the war. That memory makes him a unique and indispensable individual to the victors who in trying to connect with the past and the future to salvage the present from a scarcity of important resources, are experimenting on its prisoners who have concrete mnemonic images. This man's most persisting memory is represented by a still picture of a woman in a pleasantly feminine posture, her face beaming with comforting contentment, and her hair flowing peacefully with the wind. It is his last memory of peace.
kısa film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oliver Laxe - Paris #1 (2008)
Short film directed by Oliver Laxe.
Originally 16 mm transferred to Betacam SP. B&W 4:3. 30 minutes edition specially made for "Onda curta" (Galician TV program).SYNOPSIS: A group of friends share a cinematographical experience in a particular region of Spain, Galicia. The goal is simple- to film what they like, without preconceived ideas about what should be filmed. They want their images to reflect the feelings that unite them with the people they find along the way.
DIRECTOR-CAMERA: Oliver Laxe
CAMERA ASSISTANT: Vicente Vázquez
EDITION: Oliver Laxe
SOUND: Usue Arrieta
SOUND ENGINEER: Simohamed Fettaka
Berrak Çolak - Birgünbirgünbir(…)evedegelmişkimseyok
Yönetmen: Berrak Çolak
44.Siyad ödülleri (2011) - En İyi Kısa Film
(Bu kısa filme ve yönetmenine dikkat edin. Kenara not alın.)
Burak Çevik - Ulviye Hanım
Ulviye Hanım aşkı hiç yaşamamıştı. Kocası ile kaç kere beraber olduysa o kadar çocuğu vardı. Elli beş yaşlarındayken, kocasının metresi öldü. Kocası cenazeye gitti, ağladı. Altmışlarına geldiğinde Ulviye Hanım, torunlarını kentin en güzel sinemalarına götürür, yeni çıkan aşk filmlerini izletirdi. Çocukları, torunları ne zaman aşık olsa, Ulviye Hanım'a koşar, anlatırdı. O ise tüm anlatılanları gülümseyerek dinlerdi. Yaşlılık günlerinde genelde çay bahçesine gider, çayını içer ve oraya gelen utangaç sevgilileri izlerdi. Ulviye Hanım yetmiş üç yaşında öldüğünde, kocası cenazesinde ağlamadı.
Stan Brakhage - The Act of Seeing with One's Own Eyes (1971)
The Act of Seeing with One's Own Eyes, hayatında sadece bir kere (o da çok genç yaşında) cansız beden görmüş Stan Brakhage'nin 40'lı yaşlarına geldiğinde açığa çıkan ölüm korkusunun sinemaya yansımış hali. Yorumdan, metafordan arındırılmış gerçek. Belki bir şekilde kişinin yaşama ve kendisine olan bakış açısını değiştirebilecek güçte bir iş.
Brakhage'nin her türlü yorumdan arındırılmış kamerası, bir morga giriyor ve cansız bedenlere yapılan otopsileri izliyor. İlk başta oldukça iğrenç bulacağınız görüntülere bir süre sonra alışıyorsunuz ve farkediyorsunuz ki, gerçekten de izlediğimiz şey bir et parçasının kesilmesinden öte değil. İşte bu noktada insan ya ruhun önemine -varlığına- inanıyor ya da bunun aksine, varlığın sadece et ve kemikten oluştuğunu, bilinç kaybının -ölümün- her şeyin sonu olduğuna inanıyor.
Ama asıl soru şu ki, sinema bir 'kurucusu' olmadan salt gerçek neticesinde porno ile aynı değeri taşımaz mı?
Ruben Östlund - Autobiographical Scene Number 6882
Ruben Östlund'ın De Ofrivilliga filmini 2009 yılında ifistanbul'da gösterildiğinde listeme almış ama izleyememiştim. Bu ay düzenlenen 14. Randevu Filmleri Festivali'nde yönetmenin son filmi Play'i izleyince, Östlund'un tüm filmografisini aramaya başladım.
Östlund'un, Haneke ile benzeşen bir tarzı var. Haneke ile bariz ayrıldığı konular arasında yönetmenin filme serpiştirdiği mizah. Mizahtan kasıtım öyle ucuz bir mizah da değil, farkedilmesi güç oldukça muzur bir mizahtan bahsediyorum.
Yönetmen, seyircinin nerede durması gerektiğini belki de biraz faşist bir şekilde söylüyor. Seyircinin sınırını, konumunu daha filmin ilk sahnesinden belirliyor. Bu konum, filmin akışı karşısında kolunuzun bağlı olmasından dolayı yer yer sinir bozucu hale gelirken, tam da bu noktada Östlund dilediğine ulaşıyor.
Play, toplumsal sorunların temelinde 'sahiplenmeme', 'sorumluluğu üstlenmeme/kabul etmeme/inkar etme' durumu yattığını bir grup çocuk aracılığı ile anlatıyor. Bunu yaparken de, sırtını gerçek bir hikaye ve amatör (ama çok doğal) oyunculuklara sırtını dayıyor. Filmde çocukların durumuna devlet bile kulak tıkarken sadece tek bir kişi karşı çıkıyor. Bu kişinin ise hamile bir kadın olduğunu belirtmeliyim.
Yönetmenin bulup izlediğim, kısa filmleri de dahil diğer tüm işleri de incelikle planlanmış, zekice kurulmuş işler.
Östlund'un, Haneke ile benzeşen bir tarzı var. Haneke ile bariz ayrıldığı konular arasında yönetmenin filme serpiştirdiği mizah. Mizahtan kasıtım öyle ucuz bir mizah da değil, farkedilmesi güç oldukça muzur bir mizahtan bahsediyorum.
Yönetmen, seyircinin nerede durması gerektiğini belki de biraz faşist bir şekilde söylüyor. Seyircinin sınırını, konumunu daha filmin ilk sahnesinden belirliyor. Bu konum, filmin akışı karşısında kolunuzun bağlı olmasından dolayı yer yer sinir bozucu hale gelirken, tam da bu noktada Östlund dilediğine ulaşıyor.
Play, toplumsal sorunların temelinde 'sahiplenmeme', 'sorumluluğu üstlenmeme/kabul etmeme/inkar etme' durumu yattığını bir grup çocuk aracılığı ile anlatıyor. Bunu yaparken de, sırtını gerçek bir hikaye ve amatör (ama çok doğal) oyunculuklara sırtını dayıyor. Filmde çocukların durumuna devlet bile kulak tıkarken sadece tek bir kişi karşı çıkıyor. Bu kişinin ise hamile bir kadın olduğunu belirtmeliyim.
Yönetmenin bulup izlediğim, kısa filmleri de dahil diğer tüm işleri de incelikle planlanmış, zekice kurulmuş işler.
François Truffaut - Les Mistons
Kitap haline getirilmiş Truffaut'nun Mektupları aracılığı ile Truffaut'ya olan aşkımdan, Les Quatre Cent Coups'un bünyemde yarattığı onarılamaz etkisinden biraz bahsetmiştim.
Truffaut'un ilk kısa filmi Les Mistons'u izlemeden yıllar önce, elime filmin sadece diyaloglarından oluşan metni geçmişti. O dönem liseye daha geçmemiş, hiç kısa film çekmemiştim. Sanırım ilköğretimin son yılıydı ve içimde müthiş bir film çekme, yaratma isteği bulunuyordu. Planım şuydu, Les Mistons'un diyaloglarını alacak, senaryoyu kendim kurup, diyalogları aynı bırakacaktım ve Truffaut'un yapmış olduğu ilk kısa film aynı zamanda benim de ilk kısa filmim olacaktı.
Bunu hiç bir zaman gerçekleştiremedim. Aradan zaman geçince ve bu düşüncemi gerçekleştiremeyeceğimi anlayınca da Les Mistons'u izledim.
Şimdi geriye dönüp, Truffaut'nun ve o dönem Fransız Yeni Dalga akımına katkıda bulunmuş ufak yönetmenler topluluğunun akıbetine bakınca, bu filmi rahatlıkla zihnimde bir yere oturtabiliyorum. Hakkı Kurtuluş'un hakkını vermek gerek, doğru söylemiş; Fransız Yeni Dalga akımı dediğimiz şey aslında "Kadın Nedir?" sorusuyla kafayı bozmuş bir grup zeki adamın (ve Varda'nın) sinemayla cevap arayışıdır.
Apichatpong Weerasethakul - Phantoms of Nabua
Phantoms of Nabua, Apichatpong Weerasethakul'un Animate Projects dahilinde bir çalışması.
Tıpkı A Letter to Uncle Boonmee gibi, Phantoms of Nabua'da bir evin portresini sunuyor. Yönetmen, bu 'portre çalışmasında' ışığı, insanı terleten bir iletişim aracı olarak ele alıyor. İletişim, sosyalleşmek ve toplum içinde var olmak, bu ışık sayesinde gerçekleşiyor ama tüm bu varoluş içerisinde 'terlemek' kaçınılmaz hale geliyor.
Ev, insana rahat bir yaşayış sağladığı gibi onun yıkımına da sebep oluyor.
Tıpkı A Letter to Uncle Boonmee gibi, Phantoms of Nabua'da bir evin portresini sunuyor. Yönetmen, bu 'portre çalışmasında' ışığı, insanı terleten bir iletişim aracı olarak ele alıyor. İletişim, sosyalleşmek ve toplum içinde var olmak, bu ışık sayesinde gerçekleşiyor ama tüm bu varoluş içerisinde 'terlemek' kaçınılmaz hale geliyor.
Ev, insana rahat bir yaşayış sağladığı gibi onun yıkımına da sebep oluyor.
Alp Zeki Heper ve İki Kısa Filmi (Bir Kadın & Şafak)
Anlaşıl(a)mayan, bir türlü kabul edilmeyen,
çemberin içine dahil olamayan ve dışarıda bir yerde çırpınmaya mahkum edilmiş bırakılan
insanlara her zaman için özel bir ilgi duymuşumdur. Size, toplumun normlarına
uymayan düşüncelerini cesaretle eyleme dönüştürerek toplumun at gözlülüğüne
meydan okuyan ve fikir-adam olmaktan öte kapitalist sistemi umursamayarak,
hatta bu sistemde zarar edip, dışlanacağını bile bile düşüncesini eyleme dönüştürüp,
teori-pratik birliğine ulaşan, Türk sinemasının kayıp -kaybedilmiş- dehalarından
birini tanıtmak istiyorum; Alp Zeki Heper.
İlk film çalışmalarını Paris’te gerçekleştiren
Heper, Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra önce hukuk okumak için
Cenevre’ye gider lakin mutlu olamaz ve okulu bırakarak Fransa’ya geçip, Paris
Yüksek Sinema Enstitüsü’de (Institut des Hautes Etudes Cinématographiques –
IDHEC) sinema eğitimi almaya başlar. Bu okuldan ‘En İyi Yönetmen’ ünvanı ile
mezun olan yönetmen, bu dönem (1963 yılında) gerçekleştirdiği iki kısa
filminden ilki olan ‘Bir Kadın’ ile IDHEC, ikinci kısa filmi Şafak ile de hem
IDHEC hem de Avusturya Kültür Bakanlığı En İyi Film ödülünü almıştır.
İlk uzun metrajlı ‘Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri’ni
Türkiye’de çeken Heper, bu filminde soyut bir aşk hikayesini şiirsel görüntüler
ile anlatmış, dönemin yönetmen ve eleştirmenlerinden ilgi görmüştü. Bunuel’in işlerinin
etkilerini taşıyan bu filme, cinsel içerik sebebiyle, film kontrol komisyonu el
koydu. Heper ise bu yasaklara karşı tepkisini bir gazete röportajında,“Soluk
gece, aşk filmiydi. Aşk hiçbir zaman müstehcen olmamıştır. Müstehcen olan, aşka
karşı alınan bu tutumdu. Anılarla ilgili, zor anlatımlı bir filmdi. Sevginin,
tutkunun, işkenceyi, baskıyı yok etmesini dilemiştim. Özgürlüğün delice bir
sevgi olduğunu düşünüyordum, müstehcenlikle suçlandım.” sözleriyle
ortaya koydu. 2. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne katılan ancak seyirci
karşısına çıkarılmayan film, yalnızca özel gösterimlerde izlenebildi. Genel
olarak görüntüleri açısından estetik bulunurken, yabancılaşmayı anlatan içeriği
fazla ilgi görmedi. Sonraki dönemlerde de seyirci karşısına çıkarılmadığından,
sadece sinema arşivlerinde bulunan ve merak edilen bir film olarak kaldı.
Alp Zeki Heper’in 27 yaşında çektiği ‘Soluk Gecenin
Aşk Hikayeleri’ filmi ile ilgili Danıştay 12. Dairesinin 28-3-1967 gün
E.966/7481, K.967/481 sayılı kararı şu şekilde:
“Dava konusu filmin bütünü itibariyle umumi ahlak
ve adaba, aile müessesesinin kudsiyetine aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklandığı
anlaşılmaktadır. Filmin bu sebeple yasaklanmasının yerinde olup olmadığının
tespiti için Naip Üye nezaretinde yapılan incelemede bilirkişi Vedat Tanrı’nın
10-2-1966 tarihli raporunda (cinsel sorunların sinematografik yoldan ele alınmaya
çalışıldığı filmde gösterilmesinde sakıncalı bir cihet görülmediği) bildirilmişse
de; 3-1-1967 günlü ara kararımız veçhiyle filmin ayrıca heyet halinde görülmesi
uygun görülmüştür. Sahneden görülen eserle; değişik yaş ve seviyede kimseye
hitap edilmesi itibariyle, bunlarda, hususiyetle hukuka ve genel ahlak kuralları
çerçevesi içinde ahlaka uyarlık aranması tabidir. Tezi olmayan ve aksiyonlarında
ahenk görülmeyen bahse konu filmde; insan hayatı, adeta şuur ve şuuraltı ile
sadece cinsi arzular üzerine kurulmak istenmekte; gizli kalması gerekli arzu ve
hareketler parklarda, umuma açık yerlerde, hatta trafiğin en yoğun olduğu cadde
ortalarında cereyan ederken görülmekte; marazi tiplerin sahneye aktarılan ıstıraplı
ruh hali, ar veya haya hislerini rencide etmektedir. Konunun iddia edildiği
gibi rüyada geçmiş birtakım kompleksleri ifadeye çağırmış olması, filmin tüm
halinde seyredenler üzerinde bıraktığı izlere ahlak ve adaba aykırı olduğunu
kabule mani değildir. Bu itibarla adı geçen filmin halka gösterilmesinin ve
yurt dışına çıkarılmasının yasaklanmasında ‘Filmlerin ve Film Senaryolarının
Kontrolüne dair Nizamname’nin 7’nci maddesinin 6’ncı fıkrası hükmüne aykırılık
görülmediğinden davanın reddine… 29-3-1967 günü oy birliğiyle karar verildi.”
Bu hayalkırıklığının ardından sinemaya bir süre ara
veren Heper, geri dönüp bir kaç ana akım film yapmışsa da, bu filmler de
dönemin film kontrol komisyonu tarafından yasaklanmıştı. Türkiye’de yenik düştüğü
sansür engeli karşısında sonunda dayanamayan yönetmen, ölümüne yakın
filmlerinin, yazılarının çoğunu kendi elleri ile yaktı. Sinema anlayışını, “En
sonunda yazan, yöneten, kurgulayan, görüntüleyen, oynayan, yapımcı ve seyirci
de olabilirim. Yani filmlerimi tek başıma izlemek zorunda kalabilirim.” sözleriyle
ifade eden Heper’in filmleri, karmaşık yapıya sahip olması ve dağıtım, gösterim
şansı bulamadığı için seyirciyle buluşamadı. Yaşamının son on yılında akıl sağlığını
yitiren Heper, 9 Ocak 1984′te kanser sebebiyle hayatını kaybetti.
Heper’in trajik yaşamından geriye, ikisi kısa
metraj olmak üzere toplamda altı film kaldı. Bu filmlerden kısa olanlarına 2011′in Kasım
ayında dostum Deniz Tortum aracılığı ile ulaştım ve bizzat ben internete
yükledim. Asıl efsanelere konu olan ise Heper’in zamanında yasaklanan ilk uzun
metrajlı filmi ‘Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri’dir. Türk sinemasının ilk deneysel
filmi kabul edilen bu eseri, rivayete göre yönetmen ölmeden önce Mimar Sinan
Güzel Sanatlar Üniversitesi arşivinde saklanması için Prof. Sami Şekeroğlu’na
emanet edip, filmi kimseye göstermemesini vasiyet etmiş. Bu tehlikeli filmin
insanlara ulaşmasını istemeyen Heper, tuhaf bir şekilde kendisinin de filminin
arızalı, sapkın olduğunu düşünüyormuş. 2012′nin Mart ayında 23. Ankara
Uluslararası Film Festivali’nin programına alınan Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri,
Heper ailesi fertlerinden birisinin gösterim izninden vazgeçmesi üzerine film
festival programından çıkarıldı.
Heper’in hayatındaki dönüm noktalarından biri, kızının
on sekiz yaşında iğne şoku sebebiyle hayatını kaybetmesidir. Bu kayıp, Heper’in
iyice hayattan bağının kopmasına sebep olmuş ve bir süre sonra kızının ağzından
kendisine mektuplar yazarak bir kaçış arayışı içerisinde çevresindekilere bu
mektupları okumuştur.
Selim İleri, Heper ile olan bir anısını şöyle anlatır: “Delilikle
deha arasında gidip gelen biriydi. Sıkıyönetimin (12 eylül) en civcivli
döneminde bir dolmuşta karşılaşmıştık. Askerlerin aleyhinde bağıra bağıra atıp
tutmaya başladı. Paniğe kapıldım. Arkaya dönerek yolculara ‘Delidir, aldırmayın’
demek zorunda kalmıştım. Alp’i en son Beşiktaş vapur iskelesinde gördüm. Cinnet
halindeydi.”
O zamanlardan geriye kalan, bugün izleme imkanımız
olan Heper’in iki kısa filminden ilki olan Bir Kadın’da, yapay aydınlatmanın
bariz, sessizliğin daim olduğu bir yapay içsel dünya yaratılmış. Bu tek mekan
dünyada, yönetmenin derdi evlilik ile iki insanın bir olma durumu. Bakışların
insanı sarsıp duvarlara vurabildiği bu gerçeküstü diyebileceğimiz evin içinde,
pencerelerin tahtalar ile kaplı kısmının aralıklarından içeri sarkan ışık
hüzmeleri bir var olup bir yok olurken, evin içindeki aile kurumunun
kahramanları olan kadın ve erkekte varoluş çabası içerisindedir. Heper’in
derdi, kadının ve erkeğin bir olduğu zaman, bağımsızlıklarından verdikleri
ödünün sınırlarıdır. Bu durum neticesinde, kadın isyan ederken, erkek ürkütücü
pasif bakışları ile bu isyanı körüklemekte, kadının isyanı, erkeğin pasifliği
ile çarpışırken, aile kurumunun sarsılan temelleri yerlere saçılmaktadır. Bu
evlilik (kadın-erkek) savaşının kazananı yoktur. İki tarafında kaybetmeye
mahkum olduğu bu evlilik piyesi, Zeki Heper’in evliliğe olan bakış açısını
özgün bir dil ile ortaya koymasını sağlamıştır.
Heper’in ikinci kısa filmi Şafak’ta ise, iki
pencere arasındaki tek mekanda yaşanan üç kişilik bir aşk üçgenini izliyoruz. Şafak,
Bir Kadın gibi tamamen sesten arındırılmış bir yapıt değil. Müzik kullanımı, Şafak’ı
daha epik, daha şiirsel hale getirmekte. Heper’in ilk kısa filminde temellerini
gördüğümüz mekan ve ışık kullanımını Şafak’ta daha belirgin halde
görebiliyoruz. Heper’in filmlerinde, mekanların, hikaye anlatımda oynadığı rol
tartışmasız önemli ve bence yönetmenin iki kısa filminde de en göze çarpan
özelliği zamanının çok ötesinde, denemekten, yanılmaktan korkmayan cesur tavrı
ile kamerasının mekanlar ile kurduğu ilişki.
Alp Zeki Heper’in zamanında anlaşılmamasından ileri gelen ve bir süre
sonra delirmesine sebep olan, Selim Işık’ın Türk Tutunamayanlar
Ansiklopedisi’ne girebilecek trajik yaşam hikayesi aklıma geldikçe
hüzünleniyorum.
Burak Çevik
Burak Çevik
Alp Zeki Heper and His Two Short Films (A Woman & Sunrise/Dawn)
I think Alp Zeki Heper is one of Turkish cinema's lost geniuses. He finished his schooling at the Galatasaray high school (Istanbul) and went first to Geneva to study law. He dropped that and moved to France to study film. Having Costa-Gavras as classmate, he graduated at the Paris "Institut des Hautes Etudes Cinématographiques - IDHEC" and he received the diploma/prize of "best director". He realized his first film projects in Paris. For his short films "A Woman" and "Dawn" he was awarded prizes by the IDHC and the Austrian Ministry of Culture.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
