ebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Berd Fanzin

Batuhan Kaygu, Yalelli adlı fanzini için benden yazı istediğinde, fanzin fikrini habersiz olarak kafama yerleştirmişti. Çevremde yazma hevesinde olan ve başarılı da yazdıklarını düşündüğüm bu kadar insan varken neden onları belirli bir merkezde, bir fanzinde toplamıyordum? Bu düşünceyle çıktığım yolda, bugün fanzinde yazmış olan bir çok birbirinden farklı arkadaşım birbirini tanıyor.

Berd, tıpkı Trenkel gibi, bir gün uyandığımda garip bir şekilde, kendimce sayıkladığım bir kelimeydi. Farsça, soğuk/uzak anlamındaymış. Var olmayan ya da kullanılmayan kelimelere yüklediğim anlamları seviyorum. Fanzine bu sebeple Berd ismini vermiştim.

2010 yılının Ekim ayında ilk sayısı çıkan Berd'in, hiç bir zaman ikinci sayısı çıkmadı. İlk sayıyı topladığım zaman zaten ikinci sayının çıkmayacağını biliyordum. Berd, tek seferlik bir işti. Belirli bir teması yoktu. İsteyen dilediği gibi saçmalayabilirdi. Ortak arzumuz olan yazmanın ve okumanın bizi birleştirdiği, aynı yaş civarındaki bir avuç gençtik. Yeni şeyler keşfetmeyi ve yeni insanlar ile tanışmayı seviyorduk. Hepsi bu.

Berd'in minimal tasarımı Ufuk Barış Mutlu'ya ait. Yazıları ile katkıda bulunanlar ise, Duygu Seyman, Kaan Boşnak, Oğuzcan Önver, Bilgesu Ergezen, Ferhat Asniya, Batuhan Kaygu, Emre Örs, Ufuk Barış Mutlu, Nilüfer Zülfikar, Çağla Burçak Akagündüz, Burak Çevik ve Demet Soyyılmaz'dır.

Berd'in Ekim 2010 tarihli, ilk ve tek sayısını buradan okuyabilir ve dilerseniz indirebilirsiniz.

François Truffaut'un Mektupları


Bundan yıllar önce François Truffaut'nun üç önemli filmi kabul edilen, Le Quatre Cents Coups, Jules et Jim ve Le Dernier Métro'nun dvdlerini box-set şeklinde rafta dururken, kapağında Le Quatre Cents Coups'un başrolü Jean-Pierre Léaud vardı. Zaten ilk dikkatimi çeken şey Doinel'i canlandıran Léaud'un donuk bakışları olmuştu. O dönem sinemayı yeni yeni tanıyordum, biriklerimlerim erginleşmemişti ve nedenini tam bilemesem de sanırım Truffaut'dan çekindiğim için filmlerini alıp izlemedim. Kendisiyle tanışmayı bilinçli olarak bir süre erteledim. Belki Doinel'in bakışlarının soğukluğu buna sebep olmuştu, hatırlamam güç. Sevdiğim bir tanıdığım, bana doğum günümde bahsettiğim bu dvd setini armağan edince, Truffaut'nun dünyasını çekinerek de olsa keşfetmeye başladım.

Le Quatre Cents Coups'ı izlediğim zamanı ve filmin bittiği anki hissettiğim aşkınsallığı şu an bile berrak bir şekilde hatırlıyorum. Eğer bir gün film yapma şansına erişirsem, böylesine ulaşamayacağımı daha o saniye farketmiştim. Bu duygu beni bir kaç haftalığına hafif depresyona soktu, umutsuzluğa sürükledi ama zamanla gerçeği kabullendim.

Sonraki yıllarda Truffaut'un filmlerine hep hazine olarak yaklaştım. Eğer hepsini oturup bir günde izlersem, bu hazineye yazık olacaktı. Bu sebep ile dozları hep hafif hafif, büyük aralıklar ile aldım. İzlemediğim Truffaut filmi kalmasın, ilerideki yaşantımda daha çok Truffaut filmi izleyebileyim diye büyük bir irade ile her seferinde başka bir film izledim.

Bu süreçte Le Quatre Cents Coups'ı 3 kere izledim. Dedemin uyumam için beni sürekli azarladığı bir gece yarısı çatı katında La Mariée Etait En Noir filminin izledim ve altına Jeanne Moreau'ya olan aşkımı not aldım. (Daha sonra kendisini gerçek hayatta görüp, önünde büyük bir aşk ile eğileceğimi bilemezdim.) Jules et Jim'deki hem anne hem sevgili durumlarını ve filmin muhteşem kurulmuş dengesini hayranlıkla izledim. Fahrenheit 451'de, bir insanın kitaplara olan ilanı-ı aşkını izledim. Shoot the Piano Player ile beklentileri yıkan ve yeni bir beklenti kuran Truffaut'u izledim. Antoine et Colette ile devam eden Doinel'in hikayesini izlediğimde, 'Evet 20'li yaşlarda aşk böyle bir şeydir.' dedim. (Bunu söylediğimde yaşım 17'ydi.) Mesela, Truffaut'un ilk kısa filmi olan Les Mistons'un senaryosunu bulup, sadece diyaloglarını okuyup, ortaya bir senaryo çıkarmış ve bunu çekmek istemiştim. Tabii ki filmi çekemedim. Arzum, Truffaut'un ilk kısa filmi ile kendi ilk kısa filmimi karşılaştırmaktı.

Tüm bu filmleri hayranlıkla izledikten sonraki haftalar, hiç aksatmadan hafif depresyonlara yakaladım. Truffaut'nun sinemaya ve edebiyata duyduğu sevginin boyutuna ulaşmam imkansızdı. 'Sinema, hayatın kendisinden daha önemli midir?' sorusunu sorma cesaretini göstermiş bir insan ile kendimi nasıl kıyaslayabilirdim ki? Sinema, Truffaut'un babasıydı, edebiyat ise annesi.

Truffaut, okuldan kaçıp kaçıp hangi filmleri izliyordu? İzlediği filmler hakkında ne düşünüyordu? İki saatliğine hayattan koptuğu ve her şeyi unuttuğu sinema salonları ona hangi duyguları veriyordu? İşte bu sorulara verdiği cevaplar sebebiyle, Truffaut'un, 13 yaşından başlayarak yaşamının son zamanlarına kadar olan tüm mektuplaşmalarının kitap haline getirilmesi benim açımdan çok farklı bir öneme sahip. Truffaut'un daha 13 yaşındayken hayatının merkezine kabul ettiği sinema, yıllar geçtikçe öneminden bir şey kaybetmiyor, tam tersine katlanarak büyüyor ve her geçen yıl, her bir mektup sonrası kendisinin gelişim haritası açıkça ortaya çıkıyor.

Truffaut'un, daha 27 yaşındayken çektiği ilk filmi Le Quatre Cents Coups, Cannes Film Festivali'nin yarışma bölümüne seçilince Godard'a attığı 'We have won / Kazandık' içerikli mektubu görülebilir. Kitabın önsözünde belirttiğine göre, Godard'ın cevabı ise  'Daha savaş yeni başlıyor.' oluyor.

Bu kitap haline getirilmiş mektuplar tam olarak bizi aydınlatmasa da bir gelişimin ipuçlarını taşıdıkları için önemli. Mektupların hepsini okumadım, Truffaut'a ait ne varsa hala biriktirmeye ve hayatta kalmaya yetecek miktarda tüketmeye devam ediyorum.

Fransızca'dan İngilizce'ye çevrilmiş olan mektupların kitaplaştırılmış haline buradan ulaşabilirsiniz.